milliyetçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
milliyetçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Hassas konulara neden değinir insan


Dünkü yazıya başlarken niyetim Türk, Ermeni ve Kürt kolektif kimliklerinin ilk ortaya çıkış öykülerini kıyaslamaktı. Başlık da kafamda hazırdı, “Kim daha uzağa işer”. Sonra Kürt maddesi çok uzadı, öbür ikisine vakit ve yer kalmadı.
Bilen biliyor, kimin ne kadar işediği beni zerrece ilgilendirmiyor. Fakat kolektif kimliklerin oluşma süreci yıllardır ilgimi çekiyor. Esrarengiz yönleri olan bir süreç. Mitolojiden bağımsız olarak düşünülemeyen, belki düşünülemeyecek bir süreç. Belki de “resmi tarih” dediğimiz kolektif oto-delüzyon (topluca kendini kandırma) mekanizmasının ana damarı. Milletler yalan söylemeden asla “biz” olamıyorlar.
Bu olgu tabii bizi “milletler yalandır, çağımızda yok öyle şey, bak elalem aya gitti” neticesine getirmiyor. Aksine milletlerin oluşum öyküsünü büsbütün ilginç bir kültürel, felsefi, filolojik konu haline getiriyor.
*
Bir toplumun topluluk bilincinin (kimliğinin) ilk ortaya çıkış tarihini belirlemek imkansıza yakın bir şey. Muhtemelen büsbütün imkansız. "Doğada hiçbir şey yoktan var olmaz" (Lavoisier) kanunu uyarınca, "aha" deyip keşfedeceğin her oluşum anının ardında mutlaka yüzlerce yıllık gelenekler ve kabullerle bir veya birkaç "proto-kimlik" vardır. Diller de keza öyle. Esperanto gibi yapay dilleri saymazsan tarihte hiçbir zaman birileri oturup "hadi bir dil yaratalım" diye kolları sıvamamış. Atadan kalma dillerine zaman zaman durgun, zaman zaman fevri müdahalelerde bulunmuşlar. O müdahaleler zamanla belli bir özgül ağırlığa kavuştuğunda uyanıp "dur yahu, biz yeni bir hadiseyiz, yeni adımız olmalı" deme noktasına varmışlar. Dante'nin 1300'lerde aniden "bu dil Latince değil İtalyanca" diye ayması gibi.
Mutlak anlamda "İtalyanca ne zaman doğdu" sorusu, o halde, abes bir soru. Cevabı yok, bulamazsın. Kavim kimliklerine ilişkin sorabileceğin geçerli sorular daha dar kapsamlıdır. Mesela: bu kavim/dilin adı ilk ne zaman anılır olmuş, ilk ne zaman ve nerede kayıtlara geçmiş? Adı değişmişse nasıl, ne zaman değişmiş? Esasen bir filoloji (metin analizi) çalışmasıdır, ama dilbilimden, mitolojiden, arkeolojiden de beslenir.
Diğer soru: ne zaman siyasi bir kimlik edinmiş? Yani devletçilik oyununa girmiş, aynı dili konuşan veya konuşmayan aşiretleri yutma sevdasını veya becerisini edinmiş, egemenlik iddia etmeye başlamış? Bu ikincisi çoğu zaman yazı kültürüne geçişle eş zamanlıdır, ama her zaman öyle değildir. Yazısız devlet zor, belki imkansız; ama yazı illa senin yazın olacak diye bir kanun yok, başkasının yazısıyla ve başkasının diliyle de devlet olunabilir. Bkz. Türkler (Soğdca, sonra Farsça), Persler (Elamca, sonra Aramice), ilk Ermeniler (belki Urartucaü sonra Farsça/Partça) vb. 
Kürt dilinin geçmişini yeterince etüt ettim sanırım. İndo-Aryan anadilinin ayrışması genellikle MÖ 3. binyıl sonu ile 2. binyıl başına tarihlenir. İrani kavimlerin Mezopotamya sınırlarında belirmesi MÖ 2. binyıl sonları olmalı. Kardukh ve Gordu/Gordy boylarına ilişkin Yunan kayıtlarını da elbette biliyordum, Ksenofon’u hatmedeli tam otuz sene olmuş. Ama doğrusu bunlarla güncel “Kürt” olgusu arasındaki irtibatın zayıf olduğunu düşünmüştüm. Strabon’daki Kürti (Kyrtioi) meselesi dikkatimi çekmemişti. Biri uyarınca fark ettim, konunun tahmin ettiğimden daha çetrefil olduğu kanısına vardım. Sizinle de paylaştım.
Kürtlerin siyasi sahaya çıkışı 10. yy dedim. O görüşümü değiştirmeye daha karar vermiş değilim, ama sarsıldığını itiraf edeyim. Dünkü yazının sonlarına doğru belki yorulduğum için fazla vurgulamadığım, ama ilgi çekici bir tema var. Kardukh’lar eğer “Kürt” ise bunların yurdu avuç kadar bir yer, Şırnak merkez ile Güçlükonak ve belki Eruh, o kadar. Ama onların adını taşıyan Gordyenê ülkesi Batman, Siirt, Hakkari ve belki İran’da Salmas illerini kaplamış; yüzlerce yıl az çok bütünlük arz eden bir siyasi birim olmuş; zaman zaman Yunan kaynaklarında basileús (“kral”) unvanıyla anılan liderleri de olmuş.
Bu bir siyasi varlık mıdır? Öyle görünüyor. Bilmiyorum. Bir bilene sormak iyi olurdu, ama yazık ki bilen yok. Bildiğini söyleyenlerin çoğu harıl harıl mitoloji üretmekle meşgul.
*
Dünkü yazıyı bitirip yayınladıktan beş dakika sonra aklıma bir hınzırlık geldi. Edit kutusunu açtım, ilk bölümün sonuna “Demek ki Kürdistan Türkiye’den kırk yıl daha eski” cümlesini ekledim. Maksat ne? Maksat eğlence olsun, tosunlar kudurup saçmalasın, biz de seyredip çekirdek çıtlayalım.
Ortalık karıştırmak dışında anlamı olan bir cümle mi? Bence öyle sayılır. Demek ki, 12. yy’da bir Ermeni vakanüvisi (Mateos titiz ve güvenilir bir tarihçidir, Türkçeye çevrilmiş ve TTK tarafından yayınlanmıştır), 11. yy’da oralarda hüküm süren Mervani hanedanının egemenlik sahasını “Kürdistan” diye adlandırıyormuş, ya da vakıf olduğu tarihi kayıtlarda bu ibare kullanılmış. İmdi, Anadolu ve Mezopotamya’da 1071’den eski birtakım Türk izleri olduğunu elbette biliyorum. Ama ülkenin herhangi bir yerinin Türk egemenliğine girmesi 1080 küsurlardır; Turchia adı ilk 13. yy ortalarında İtalyanlar tarafından telaffuz edilir; Türkçe metinlerde “Türkiye” adına bildiğim kadarıyla 1860’lardan önce rastlanmaz; resmen ve alenen “Türkiye” adının benimsenmesi ise önce 1915, sonra 1921’dir. Demek ki neymiş? Kürdistan Türkiye’den daha eskiymiş. Var mı aksini söyleyecek bir babayiğit?
Peki bundan ne sonuç çıkar? Memlekette “Kürdistan” adını yasaklamaya ya da yok saymaya kalkışanların cahil olduğu sonucu çıkar. Başkaca da önemli bir sonuç çıkmaz. Yani vaktiyle birileri oraya Kürdistan dermiş diye bugün de Kürdistan olmalı mıymış, olmamalı mıymış, bunlar komple tıraş. Kimse kimseye Ortaçağda bir Ermeni papaz öyle yazdı diye memleket vermiyor bu devirde.
*
Kürt ve Ermeni meseleleri sanırım “çağdaş” Türk insanının zihninde alabildiğince unutulması istenen tabu kavramlar. “Türk” ulusal kimliğinin kökenleri de, ister istemez bunlarla alakalı olduğu için, tabunun da tabusu bir konu. Bunlara dokunduğun zaman pek çoğu sanki mahrem yerine el atmışsın gibi irkiliyor. Ne dediğin hiç önemli değil, duymuyor bile ne dediğini. Konuya değinmiş olman yeter. Haykırmaya, ağzından köpük saçmaya başlıyor.
Ermeni ve Kürt dostlarımız içinde de benzerleri yok diyemem. Burada Türkçe konuştuğumuz için, o taraf daha ön plana çıkıyor sadece.
Doğru mudur el atmak, inanın bilmiyorum. Eskiden kafam daha netti, bu mevzuları deştikçe akılcı düşüncenin güç ve yaygınlık kazanacağına, tabuların sorgulanacağına, yeni bir ulusal konsensusa doğru bir adım da olsa yol alınacağına inanırdım. O yerleri geçeli şimdi yıllar oldu. Memleketten bir bok olmayacağı anlaşıldı. Daha ne uğraşırsın be adam diye sorarlarsa verecek cevabım yok.
Alışkanlıktır belki. Huy olmuş, bu saatten sonra değişmez.
Devam�n� Oku

Türk güzellemesi


“Tarihte Türk milleti diye bir şey yok” diye buyurmuş gene bir sevgili arkadaşımız. Bizim Türkiye gayrimüslimlerinin sevdiği temalardandır. Son zamanlarda Kürt kardeşlerimiz de keşfettiler, pek sevdiler. Türk dili de zaten toplama bir dildir, Nişanyan da öyle demiş.
Elcevap: İngiliz milleti, Rus milleti, Ermeni milleti, Kürt milleti ne kadar varsa Türk milleti de o kadar vardır. Bin beş yüz yıldan beri dünya ve uygarlık tarihinde önemli – bazen olumlu, daha çok olumsuz – rol oynamıştır. Türk dili en azından yedi yüz yıldan beri dünyanın – en önde olmasa da – önde gelen kültür dillerinden biridir. İnkâr edersen sadece kendini aldatırsın.
Kırk yıldır durmadan tarih okumanın bana öğrettiği ilk ders şu: Türk milleti, köken itibariyle SİYASİ bir oluşumdur. Yani önce bir devlet, bir ordu, bir organizasyon, bir ideoloji vardır; “millet” onun ihtiyaçlarına göre şekillenmiştir.
Daha okudukça fark ettim ki dünyadaki bütün milletler aşağı yukarı böyledir. Amerika kolay örnek, ama mesela Rusya da hiç farklı değil. Ermeniler de, ayıptır söylemesi, hiç farklı değil. Dünyanın en ilkel aşiretlerinin (mesela eski Germenlerin yahut prehistorik Arap aşiretlerinin) dibini kazısan onlar da değil. Çeşit çeşit insanlar tarihin bir noktasında bir ortak macera için bir araya geliyorlar; aralarında kız alıp verdikçe zamanla akraba oluyorlar; sonra bir masal uyduruyorlar “atamız filanca kişiydi, ezelden beri bir soy ve bir aileyiz” diye.
Hepsi anlatmışlar o masalı. Türklerin farkı (eğer varsa) şu. Osmanlı siyasi eliti, çok yakın döneme dek, siyasi nedenlerle, böyle bir “ortak köken” anlatısından özenle kaçındı. Sonra “Türk ırkı” teorisini Avrupalılardan duydular; günün siyasi ihtiyaçlarına uygun olduğunu fark ettiler; bir günden ötekine – de ki 1870’lerden 1900’e – yeni din bulmuş gibi şevkle benimsediler; bin yılda inşa ettikleri etnik kompozisyonu tahrip etmek için kullandılar. Özünde başka milletlerin ırk teorisinden çok farkı yoktur. Onlardan daha saçma veya daha yalan değildir. Farkı çok taze olması, dolayısıyla kulağa çiğ gelmesidir. (Bir yalanı bin yıl anlatırsan kulağın alışır; yüz yıl çok az süre.) Bir de, tarihte eşine az rastlanır bir dizi sosyal felakete yol açmış olmasıdır. “Türk ırkı” yalanını iğnelemekten belli bir zevk almamızın sebepleri bunlar. Hem çok kötülük yapmış, hem de kıçı açık – yani kofluğunu keşfetmek ve belgelemek nispeten kolay.
Milliyetçilik denen şey “her millete bir devlet” teorisidir. Tarihin bir aşamasında, spesifik olarak 1789 ve 1815’ten sonra, Avrupa’nın iç siyasi ihtiyaçlarından doğmuş bir düşüncedir. Üzerinde düşünürsen en azından “Allah” fikri kadar saçma bir fikirdir. “Demek lazımmış ki insanlar benimsemiş” deyip geçebilirsin belki. Ama bu çağ ve devirde halâ bir işe yarar mı diye sormadan edemezsin. Hayatında köyünden ve mahallesinden çıkmamış insanlar bu mevzulara Fransız kalabilir. Ama biraz dünya görmüş, mesela gidip bir sene Peru’da yaşamış, ya da Japon’la evlenmiş, Hint mutfağı üstüne risale yazmış birinin devletle millet arasında zorunlu eşdeğerlik kurması daha zormuş gibi geliyor bana. Yani, evet, çağdaş milliyetçilik, tıpkı çağdaş din gibi, bir cehalet sorunudur özünde.
*
Gelelim Türk diline. Hayır, Nişanyan Türk dili yoktur, ya da toplama dildir gibi saçma bir lakırdıyı hiçbir zaman söylemedi, aklından da geçirmedi. Aksine Türk dili güzel ve zengin ve değerli bir şey olduğu için ömrünün şunca yılını onu etüt etmeye adadı. Bir dilin, ırkçıların cahilane zannettiklerinin aksine, çok geniş bir kültürel havzadan beslendiğini göstermek o dilin değerini düşürmez. Tam tersine, artırır. Bir dil eğer kültürel harmanına Çinceyi, Arapçayı, Farsçayı, Yunancayı, Fransızcayı, İngilizceyi katıp kendi özgün bileşimini yaratabilmişse çok güçlü ve orijinal bir dil demektir. Yok birtakım dıngılların iddia ettiği gibi Ortaasyalı ilkel bir kabilenin diliyse ve bin yıldır o aslından asla taviz vermemişse, asıl o zaman pek zavallı bir şey olduğuna hükmetmek gerekir.
Bugün dünyada konuşulan 7000 (sayıyla yedi bin) dil var. Türkiye Türkçesi, bunlar arasında, gerek konuşan kişi sayısı, gerek yazılı üretim hacmi, gerek sözlüktü, ansiklopediydi, filolojik çalışmaydı, üniversite kürsüsüydü gibi kültivasyon belirtileri bakımından yirminci ila otuzuncu arasında bir yerlerdedir. Yani İngilizcenin, Çincenin, İtalyancanın yanında cılız kalır, ama mesela Estoncaya, Sinhali’ye, Xhosa’ya, Swahili’ye, Özbekçeye, İsviçre Romanşçasına, Rohingya diline, hatta bizim Batı Ermenicesine ciddi fark atar. Geçmişe baktığında da önemli bir kültür dilidir. Modern çağdan önce dünyada Yunanca, Latince, İbranice, Arapça, Farsça, Hintçe, Çince, Japonca gibi yedi sekiz egemen dilin epey ardından da olsa, en çok yazılı eser üretmiş dillerden biridir. Ne yazık ki o eserlerin büyük bölümü halen yayınlanmadan durmaktadır. Başta “ecdat” muhabbetiyle beyni efsunlanmış cühela takımı olmak üzere kimsenin umurunda değil.
Devam�n� Oku