Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Restoran analizleri

Adamızda 400 küsur taverna var, bir o kadar da kafe, bar ve saire. Taverna dediğim, bildiğiniz lokanta. İstisnasız hepsi, insana “olmaz bu kadar” dedirtecek kadar sevimli yerlerdir. Renkler, bahçe, saksı, tabela, çevre, neşe, içtenlik, özen, edep, temizlik, alçak gönüllülük vs.. Lezzetsiz olanına rastlamadım. Fiyatlar makul ve her yerde aynıdır, tıka basa yiyip içsen 20 euroyu aşmaz. Tek problem: hepsinin menüsü birbirinin tıpatıp eşidir. Bin sene önce biz iyi yaşamın sırrını çözdük diyorlar, yeni şeyler denemeye ne gerek var?
Ağustos ayında ada Türklerle dolup taştı. Gözlemledik. Grup lokantaya girer, düzgün güzel insanlar. Biri yüksek perdeden selam verir, yüzünde “ben kül yutmam ona göre” ifadesi. Oturulur. Olası şikayet konuları sırayla test edilir: neden bardak yok, kızartılmış ekmek isteriz, bu sandalye olmaz, ama çocuk yemeği... Mastor aldırmaz, gülümseyerek işini yapar. Üç beş defa masaya çağrılır: ara sıcak ne var, bir porsiyon daha alalım, hardal da, tabakları alır mısınız... Burada alışılmış usul değildir oysa, siparişler bir defadan verilir, sonra garson rahat bırakılır. O sayede tek kişi – çoğu zaman mekan sahibi ya da karısı – bir başına beş on masayı idare edebilir. Eleman sabırla ve güleryüzle cevap verir. Ortam peyderpey yumuşar. Herkes mutlu olur. Öpüşe koklaşa ayrılınır.
Serde Marksistlik var, ister istemez iz bırakmış, sınıfsal analize gireriz. Türkiye’de sınıf ayrımları keskindir, en keskin hissedildiği yerlerden biri (içkili) restoran kültürüdür. Müşteri, kapıdan girer girmez sınıfsal konumunun sinyallerini gönderir. Karşıki proleterdir. Hizmetkara özgü davranışları sergilemesi beklenir: sahte hürmet, içten pazarlık, acımasız çıkarcılık. Dolayısıyla gardını alman gerekir. O vurmadan sen vurmalısın, ya da gerekirse vuracağını belli etmelisin. Bu sandalye neden burada? Neden lüfer yok? Olur mu yaa, burası da bozuldu artık. Uşak yaltaklanır veya salağa yatarsa denge oluşur, ortam sakinleşir. Yoksa sınıf savaşı çıkar. Kaçınılmaz bir ritüeldir, edeple terbiyeyle ilgisi yok.
Anakarayı bilmiyorum, ama bu adada sınıf ayrımı hemen hemen yok. Göze batar zenginlik yok. Farkına varılabilecek fakirlik yok. Herkesin evi, alışkanlıkları, kültürü, çocuğunun eğitimi aşağı yukarı aynı. Öğlen yemek yediğin restoranın ustası akşam barda yan masana oturabilir, kızı senin dişçin çıkabilir. Dolayısıyla restoran adabı farklıdır. Dostunun evine yemeğe gitmiş gibi gidersin. İyi niyetine güvenirsin. İşini kolaylaştırmaya çalışırsın. Çoluk çocuğun hatrını sorarsın. Bir şey aksarsa gülüp şaka yaparsın, beraber çözüm yolu düşünürsün.
Türkiye’de iyi lokanta nerededir? Bir, esnaf lokantalarının çoğu iyidir. Çünkü mekan sahibi ve personeliyle müşteri akrabadır, aralarında sınıf farkı yoktur. İki, yeni tip entel dantel yerleri genellikle (en azından ilk açıldığında) güzeldir. Sebep aynı. Binde bir kaldı, meraklı bir akşamcının bizzat işletip servis ettiği meyhaneler güzeldir. Sebep aynı. Son zamanlarda pıtrak gibi artan Meliha Hanımın Ev Mantısı türü yerler de enfes oluyor. Sebep aynı. Alanla satan aynı ortamların insanı olunca aynı dili konuşuyorsun, sonuç güzel oluyor.
Düşün: Türkiye’de her mekanda garson sayısı arttıkça neden servis kalitesi düşer? Neden biri sandalyeni çekip öbürü arkanda kazık gibi dikilirken kalbine hınç dolar? Sınıf kavgasıdır. Memleketteki tüm problemlerin ana damarı. Yapısal mesele.
Bir ara hatırlatın da Kemalizmin sınıfsal analizini de yapayım size.


Devam�n� Oku

Entel diye hor görme garibi, onun da bir kalbi var


Seyahat alışkanlığı bana babamdan sirayet etti. Daha ilkokuldayken “hadi gidiyoruz” deyip kendimizi Antakya’da, Konya’da, Kars’ta, Bafra’da, Amasra’da bulmuşluğumuz vardır. Sonra o iş bir tutkuya, daha sonra (gezi yazarlığı nedeniyle) bir tür mesleğe dönüştü. 81 vilayetin 81’inde, 890 küsur ilçenin galiba 750 kadarında, kırk bin köyün yarıdan fazlasında bulundum. Gittiğim yerde pasif bir seyirci olmadım. Köylü evlerine misafir oldum, oto sanayilerde geceledim, gözaltına alındığım karakollarda polisle can ciğer sohbeti yaptım, kaymakamlara misafir oldum, öğretmenevlerinde okey masasına dördüncü yazıldım. Şirince’de köy kurduğumu bilirsiniz; Van Gevaş’ta da kurmaya kalktım, aylarca o işin peşinden koştum. Şavşat’ta ve Urfa’da ve sayısız başka yerde otel danışmanlığı yaptım; Bursa ve Adana’da elektronik eşya bayiliği kuruluşuna yardım ettim; İzmir’de gece kulübü işlettim. Bakanlarla ve seri katillerle sohbet ettim. Ardeşen’de Laz yurtseverleriyle, Harran’da Arap aşiret erkânıyla aynı sofralarda bulundum. Bilen bilir, hepsinden bir şeyler öğrenmeye önem verdim.
36 yaşımdayken Anadolu’nun bir ücra dağ köyüne yerleştim. Yirmi küsur yıl orada yaşadım; maalesef artık ücra bir yer olmayışında emeğim vardır. 1986’da üç ay, 2001’da bir yıl, 2014’ten sonra üç buçuk yıl Türkiye’nin hapishaneleriyle tanışma fırsatını buldum. Bilmeyenin tahayyül edemeyeceği kültür ve kişilik düzeylerine sahip insanlarla soframı ve yatak odamı paylaştım.
Yani kalkıp da bana sen entelsin bu ülkeyi tanımıyorsun, bu halk şöyledir böyledir diye ders vermeye kalkmayın gözünüzü seveyim.
İyi kötü tanırım memleketi; tahminim hepinizin toplamından fazla tanırım. Ama ulusal kültürden yakınmak bana yeterli gelmediğinden, o kültürün sebepleri ve kurumsal altyapısı üzerinde de düşünmeye çalıştım. Belki yanılıyorum, ama asıl problemin yönetilenlerde değil yönetenlerde olduğu kanısına vardım. Çok cahil, temel ahlaki normlardan habersiz, kalbi nefret ve önyargıyla büzüşmüş bir zümredir. Resmi eğitim sistemi tamamiyle bu zümreyi üretmeye odaklanmıştır. Kendileri dışında kimseyi yönetime ortak etmemeye azimlidirler. Ülkede hepimizin az ya da çok algılayabildiği problemlerin kısaca TC adını verdiğimiz bu yönetim yapısından ve kadrosundan kaynaklandığını düşünüyorum.
Çok gençken “devrim” derdim. Sonra daha makul çözüm yolları üzerinde kafa patlattım; siyasi ittifakları, kurumsal değişimleri, ideolojik eleştirinin kümülatif etkilerini tartıştım; adımı yetmezamaevetçiye çıkardılar. Altmış senenin sonunda, sanırım bu ülkeyle uzun süre haşır neşir olan herkesin sonunda ulaştığı sinizm mertebesine ulaşıp “sikeceksin pezevenkleri, başka çare yok” diyorum. Bu sefer de vay şiddeti övüyor! diye millet ayaklanıyor.
Vallahi yaranamazsın.
Devam�n� Oku

Bilal Erdoğan yeni vakıf kurdu: Amaç, devletin kamu hizmetlerindeki yükünü azaltmak


Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın oğlu Bilal Erdoğan, YETEV adında bir vakıf kurdu. Yeni Türkiye Eğitim Vakfı'nın kuruluş amacı, devletin kamu hizmetlerindeki yükünü azaltmak olarak açıklandı.
TÜRGEV'in yöneticileri arasında yer alan Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Erdoğan'ın oğlu Bilal Erdoğan, yeni bir vakıf daha kurdu. Yeni Türkiye Eğitim Vakfı (YETEV) adıyla kurulan vakfın mal varlığı 500 bin lira olarak kayıtlara geçti.
Kuruluş kararı Resmi Gazete'de yayımlanan ve kuruluş yeri İstanbul olan vakfın kapanması durumunda mal ve hakları yine Erdoğan'ın kurucusu olduğu TÜGVA'ya devredilecek. Birgün'den Mustafa Mert Bildircin'in haberine göre; vakfın amacı, "Devletin kamu hizmetlerindeki yükünü azaltmak amacıyla ‘eğitim'in gelişmesi için her türlü katkıda bulunmak ile eğitim hizmetlerini ifa etmek ve gençliğin gelişimine katkı sağlamak ve vakıf senedinde belirtilen diğer amaçları gerçekleştirmektir" ifadeleriyle açıklandı.
Vakfın yönetim kurulunda, Haydar Sancak, Mehmet Büyükekşi, Vahap Küçük, Hikmet Cem Ocakçı ve Ramazan Salman yer alıyor.
Devam�n� Oku

Memleket bağrında yara izleri

Arapça ve Süryanice konuşan Süryani yerleşimleri
Coğrafyadaki yara izleri bazen tahmin edemeyeceğiniz kadar eskilere gider. Mesela şu haritayı alalım. Kırmızı hat bir dil sınırıdır. Hattın solunda Mardin Süryanileri oturur; Süryanice bilmezler, Arapça konuşurlar. Hattın sağındaki Midyat Süryanileri onlarla din kardeşi oldukları halde “Süryanice” adı verilen Turoyo lisanını konuşurlar, Arapça bilmezler. 2006’ydı yanılmıyorsam, Savur’un Kıllıth köyündeki kilisede bir Süryani düğününe misafir olduk. Oğlan tarafı yerli, yani Arabofon, kız tarafı Midyatlı olduğundan ortak dilleri yoktu, herkes Kürtçe anlaştı.
Mardin tarafı iyice tükenmeye yüz tuttuğundan bu seferki haritamız yeterince güçlü bir grafik imge sunmuyor. Şimdi sadece iki cılız nokta (Savur Kıllıth ve Bafava) gördüğümüz alanda 1960’lara dek yirmi otuz tane Süryani köyü vardı. Mardin şehir merkezi, Kabala ve Yeşilli kasabaları, Savur ve Mazıdağı’nda da önemli Süryani toplulukları vardı. Göçe zorlandılar veya asimile oldular.
Midyat tarafı 1990’lara dek nispeten daha iyi direndi. Sonra çift taraflı ağır baskıya dayanamayıp Almanya ve İsveç’e göçtüler. 2000’de Bülent Ecevit’in hayatta yaptığı az sayıda başarılı işten biri olan anlaşmayla bir bölümü geri döndü. Şimdi Midyat ve Nusaybin’de yirmiye yakın Süryani köyü var, Allahın sırtını döndüğü bir diyarda her biri bir küçük medeniyet vahası. Gerçekte 1915’e ve hatta 1960’lara dek o harita çok daha kalabalıktı. Nusaybin merkez kasabası ile İdil ve Dargeçit’in neredeyse tüm köyleri eski Süryani yerleşimidir.
Nedir o kırmızı çizgi? Sıkı durun: M 363 yılında Julianus’un İranlılara yenilgisiyle fiilen oluşan ve 387’de Theodosius zamanında anlaşmaya bağlanan Roma-İran sınırıdır. Nusaybin ve Midyat İran tarafında, Dara, Mardin ve Hısnıkeyfa Rum tarafındadır. İki yüz sene sınır öyle kalmış; sonra 590 civarında Bizans bir hamleyle doğuda Dicle’ye (yani Cizre’ye) kadar dayanmış, ama o fethin hayrını görmemiş. Kırk sene sonra Araplar gelip sınırı ortadan kaldırmışlar.
387 ve 591'de Rum-İran sınırı
Tam öyküsü nedir bilmiyorum. Midyat ve Mardin’de sorabileceğim muhteremler var, ama hapisten çıktığımdan beri arayıp hatırlarını sormadığım için mahcubum, şimdi sormaya yüzüm tutmadı. Tahmin yürüt derseniz, 387’den sonraki din kavgalarında Kayser’den kaçıp Şah’a sığınanlardır derim. Sonradan siyasi sınır ortadan kalksa da o yara dikiş tutmamıştır, zonklamaya devam etmiştir.
 *
Dicle’nin doğusu ayrı bir alemdir. O tarafta şimdi hiç Süryani yerleşimi kalmadı. Oysa yüz yıl önce tonla vardı, şimdi gidip gezerseniz beş köyün birinde eski kilise harabesini gösterirler. Cizre, Şırnak, Siirt ve Hakkari’de bildiğim kadarıyla Süryani Kadim mezhebine bağlı nüfus hiç yoktu. Uzak dağlarda yaşayanlar Nasturi, daha düzayak yerdekiler 16. yy’dan sonra Keldani adı verilen cemaattendi. Doğu Süryanicesi ya da “Asurice” denilen dili bilirler, ama daha çok Kürtçe ve Ermenice konuşurlardı. Hatta Pervari’nin Hertvin (Ekindüzü) köyünde sadece oraya özgü bir Hertvince lehçesi 1960’lara dek canlıydı. Şimdi İsveç’te o dili sürdürmeye çalışan birkaç yüz kişilik cemaat hala var diyorlar.
Dicle’nin batısı ile doğusu neden farklı diye sorarsanız gene tam cevabı bilmiyorum. Ama hiç kuşkum yok ki sebep siyasi bir sebeptir. Bir tarihte orada bir devlet sınırı vardır. Muhtemelen 590 küsur yılındaki Bizans-İran sınırı söz konusudur. Çünkü devletlerin var olduğu çağlarda insanlar gelişi güzel dağılmazlar. Bir devletle bozuştukları ya da onun zulmüne dayanamadıkları için oradan göçerler; başka bir devlete sığınırlar. Eğer o devletin belirli bir iskan politikası yoksa genellikle sınırın hemen arkasına yığılırlar. Bin sene sonra o sınır unutulduktan sonra da etnolojik haritada izi kalır.
Devam�n� Oku

Afedersiniz Ermeni şeyleri


Birinci harita Türkiye’de 1960-öncesi itibariyle Ermenice yer adları. İkinci harita 19. yüzyıl sonlarında Ermeni yerleşimleri.
Ermenice yer adları

19. yüzyıl sonunda Ermeni yerleşimleri

İkisi aynı şey değil. Bir yerin adı Ermenice olduğu halde nüfusu sonradan çeşitli sebeplerle gitmiş, ya da Ermeniliği terk etmiş olabilir. Buna karşılık özellikle Orta ve Batı Anadolu’da 17. yy’dan itibaren Ermenilerle iskan edilmiş olan yerlerin hemen hiç birinin Ermenice adı yok. Mesela Yozgat’ta benim tespit edebildiğim 26 Ermeni köyünün isimleri ta başından beri Armağan, Burunkışla, İğdeli, Karayakup, Menteşe, Sırçalıtekke, Şerefoğlu ve saire. Bu yerler Osmanlı idaresi altında iskan edilmişler. Daha önce orada köy var mıydı ve adı neydi bilmiyorum. Ama net görülüyor ki yer adları etnik yapıyı değil siyasi egemenliği yansıtır. Cumhuriyet dönemine özgü bir şey değil, kadim çağlardan beri böyle.
Birinci haritanın erken versiyonlarını geçmişte bir iki defa paylaşmıştım. Şık bir harita, çünkü MS 387 yılında Bizans ile İran arasında ikiye bölünen Armenia krallığı haritasının sınırlarına neredeyse bire bir intibak ediyor. Buyurun harita şurada: http://www.aquariustravel.am/history/#prettyPhoto[gallery]/0/ Demek ki 1600 küsur sene öncesinin siyasi haritası Türkiye topraklarında bugüne dek iz bırakmış.
O sınırın dışında Eğin-Arapkir, Sivas, Kayseri, Adana-Maraş-Hatay, Adıyaman civarındaki kümelenmeler 11. yy’da (Türklerin gelişinden hemen önce) Ermeni beylerinin batıya ve güneye doğru göçünün ürünüdür. Tokat’ı bilmiyorum. Daha batıdaki tek tük nokta aslında yanıltıcı. Birkaçında, aslı Türkçe olan adın Ermenilerce kullanılan çevirisini vermişim (mesela İzmit Bahçecik, babaannemlerin köyü, gayriresmi Ermenicesi Bardizag “bahçecik”). Birkaçı şahıs mülkünden türemiş yerler (Sarkis mezrası, Bedros çiftliği). Birkaçı şüpheli vaka, mesela Mersin Mut, Ermenice olabilir mi diye koca bir soru işaretiyle not etmişim. Doğrusunu isterseniz Adana-Samsun hattının batısında sağlam sayılabilecek Ermenice yer adı yok.
Çekirdek bölgeye dikkatle bakınca Erzurum güneyinde kocaman bir boşluk, Ağrı-Kars bölgesinde bir kelleşme görünüyor. Bilemediğim bir nedenle Erzurum’un Hınıs (+ Karayazı, Karaçoban) ilçesinde 16. yy’da Osmanlı tahriri yapılıp bütün yerlere Türkçe ad verilmiş. Çat ve Tekman ilçelerinde ise hemen tüm adlar Kürtçe. Belli ki bunlar da eski birer siyasi yara izi, ama öyküyü bilmiyorum. Ağrı, Kars ve Erzurum kuzeyinin Ermeni nüfusu 1828 Rus harbinde hemen tümüyle boşalmış; yerine epey yavaş bir süreçte Kürtler ve Türkler (Karapapak, Ahıska, Hemşinli) yerleşmiş. O diyarda Ermenice yer adlarının eksilmesi bu hadisenin sonucu mudur, yoksa kökü 16. yy’da bölge nüfusunu silip süpüren Osmanlı-İran harplerine mi gider, bilemedim.
*
İkinci harita "1895 veya 1915 arifesinde nüfusunun tümü veya çoğunluğu (Hıristiyan) Ermeni olan yerleşimler. Dolayısıyla mesela oradaki yüz noktaya bedel Ermeni nüfusu olan İstanbul, İzmit, Tekirdağ (hatta Erzurum ve Van) gibi metropoller gösterilmedi. 
Bilgiyi belli başlı üç kaynaktan derledim.
Eprigyan’ın 1902 tarihli Coğrafya Sözlüğü güvenilir ve detaylı bir eserdir, ancak yazık ki dört cildin ancak ikisi yayınlanmıştır. Bazı iller eksiktir.
Kevorkian ve Pabucciyan’ın 19. yüzyılda Osmanlı Ermenileri kitabı Türkçeye de çevrildi, harikulade bir çalışmadır, listelerdeki yerleri haritaya yerleştirmekte çok yardımı dokundu. Ama bazı illeri (mesela Diyarbakır, Dersim, Maraş) zayıftır; ayrıca çoğu yerde, Ermeni nüfus çoğunluk mudur, azınlık mıdır (yoksa hepsi iki hane midir) belirtmez.
Sovyet Ermeni Ansiklopedisi’nin köy listeleri çok kapsamlıdır, ancak iki problemden maluldür. Birincisi, Siirt, Hakkari, Batman gibi bazı illerde Ermenice konuşan (hatta Ermenice konuşmayan) Keldani ve Nasturi yerleşimleri “Ermeni” olarak gösterilmiştir. Adıyaman’ın Süryani köyleri, ve daha ilginci, Beşiri’nin tüm Ezidi köyleri “Ermeni” kontenjanına alınmıştır. Bu uygulamanın objektif bir dayanağı var mıdır ve varsa nedir, bilmiyorum. Kuşkulu bulduğum yerleri bu nedenle “kısmen Ermeni yerleşimi” diye işaretlemekle yetindim. İkincisi, listelerin hangi tarihteki durumu yansıttığı açıklanmamıştır. Dolayısıyla, 19. yüzyıl esnasında göçler, katliamlar ve toplu din değiştirmeler sonucu Ermeni nüfusunu kısmen veya tamamen kaybetmiş olan yerler dahi 20. yy başında “Ermeni yerleşimi” olarak görülmektedir. Bu durumu başka kaynaklardan doğrulayabildiğim durumlarda düzelttim; aksi halde yine “kısmen Ermeni yerleşimi” formülüne sığındım.
Anadolu’nun kendine has kültürel gelenekleri göz önüne alındığında, akla karayı ayırmanın bazen neredeyse imkansız olduğunu belirtmek isterim.
Devam�n� Oku

Anadolu Rumları


1913-öncesi Rum yerleşimleri

Bu gördüğünüz Yirminci Yüzyıl başı itibariyle Türkiye'deki Rum yerleşimleri. Tabii İstanbul, İzmir gibi Rum nüfusun mutlak sayı olarak çok olduğu, ama oransal olarak azınlıkta olduğu yerler yok. Ancak nüfusunun tümü ya da büyük çoğunluğu Rum olan yerler işaretlendi.
Bellibaşlı grupları gözden geçirelim:
1.      Trakya. Fazla bilgim yok.
2.      Güney Marmara ve Ege. Çarpıcı olan bilgi şu: Bu yerleşimlerin hemen hemen hepsi 18. yüzyılın son yıllarında (1790’larda) Rum iskânına sahne olmuş. Bizim Şirince’ye, Fethiye Kayaköy’e, Söke’nin köylerine, Ayvalık, Bursa köylerine, Yalova-İznik köylerine o dönemde Yunan anakarasından ve adalardan gelen Rumlar, Adapazarı köylerine Doğu Karadeniz Rumları yerleştirilmiş. Mesela Manisa Rum köylerinin çoğu, belki hepsi, o devrin büyük toprak sahibi olan Karaosmanoğlu’nun mülklerinde amele olarak çalışmaya gelenler. Öyle anlaşılıyor ki Bizans’ın yıkımından 18. yy sonlarına dek Anadolu’nun Batı taraflarında (büyük kentler hariç) Rum yerleşimi yok. Belki Erdek, Çeşme-Karaburun, Datça, Bodrum gibi anakaradan çok ada karakteri olan yerlerde vardır. Yani haritada gördüğünüz Bursa, Balıkesir, Çanakkale-Anadolu, Manisa, İzmir, Aydın, Denizli, Muğla'daki noktaların hepsi (en sahildeki birkaç tane hariç) sonradan olma yerler.
3.      Niğde-Nevşehir-Kayseri. Eski Karaman beyliği arazisi.
4.      İnebolu-Sinop. Eski İsfendiyaroğlu beyliği arazisi. İnebolu-Ayancık sahilinde daha fazla nokta olmalı, tamamlayamadım.
5.      Trabzon-Gümüşhane. Eski Trabzon imparatorluğu arazisi.
6.      Kars + Erzurum Şenkaya. 1878-1918 arası Rus idaresindeki Kars oblast’ına iskân edilen Rumlar.
7.   Bafra ovası. Fazla bilgim yok.
2-3-4-5 numaralı maddeleri geçen dünkü Türkçe yeradları meselesiyle birlikte düşündüğümüzde hayret verici sonuçlar çıkıyor. Osmanlı’nın 1453 tarihli sınırlarının Anadolu yakasında (şehirler ve kıyıda birkaç köy hariç) Rum yok. O tarihte Osmanlı’ya ait olmayan, sonraki 30 yılda katılan yerlerde Rum var.
Oysa 1453’ten önce Batı Anadolu silme Rumluktu. Nereye gittiler dersiniz?
Devam�n� Oku

Türkçe yer adları neden orada değil burada


(Cumhuriyet öncesi) Türkçe yer adları dağılımı
Bu haritada 20. yüzyıl başı itibariyle Türkiye’de Türkçe yer adlarının dağılımını görüyoruz. Açık renk olan illerde Türkçe yer adı oranı %90 ve üzeridir. İkinci grupta Türkçe yer adları %50 ile 90 arası, üçüncü grupta %10 ile 50 arasıdır. Koyu renkli olan illerde yer adlarının %90 ve daha fazlası Türkçe dışındaki dillerdedir.
Sayımda sadece Osmanlı ve Cumhuriyetin Türkçe kayıtlarında yer alan resmi adları göz önüne aldım; başka yerel dillerde o yerlere verilen gayriresmi adları (mesela Çerkesçe köy adlarını) hesaba katmadım. Türkçe veya Kürtçe/Arapça olarak yorumlanması mümkün olan kişi ve soy adlarını (Şeyhhaci, Hasankom) Türkçe saydım. Yabancı dilden bozma oldukları halde kullanımda “Türkçe” görüntüsü kazanmış yer adlarından (Heraklia > Erikli, Potami > Bademli, Basilika > Paslıkaya) fark edebildiklerimi yabancı, edemediklerimi Türkçe kabul ettim.
Üzerinde biraz düşünürseniz göreceksiniz ki şoke edici bir haritadır. Türkiye tarihi hakkında bildiğinizi zannettiğiniz birçok şeyi sorgulamaya başlamak için iyi bir yerdir.
Mesela soru: Erzurum ili 1070'lerde, hatta daha önce Türk egemenliğine girdi; Bursa ve İzmir ise ondan 200 küsur yıl sonra. O halde neden Erzurum’da Türkçe yer adları %40 dolayında iken Bursa’da %97 ve İzmir’de %91? Üstelik Erzurum’un fethedildiği devirde memlekete Asya’dan az veya çok bir Türk göçünden söz edilir; oysa Bursa ve İzmir’in fethinden sonra buralara Türklerin kitlesel iskânına dair hiçbir belirti yoktur. 20. yüzyıl başında Erzurum İzmir’den daha mı az “Türkleşmişti”, ve öyleyse neden?
Yoksa – aman yarabbi! – yer adlarının değişimi ile etnik dokunun değişimi arasında hiçbir mantıki bağ olmayabilir mi? Mesela Rumların oturduğu bir semtin adı, defterdarlıktaki memurun tek kalem darbesiyle Akçaviran yahut Kınık edilebilir mi? Yani, teorik ifade edersek, yer adları sosyolojik değil SİYASİ bir olgu mudur?
*
İkinci haritamız bize bir ipucu sağlıyor. Bu sefer en koyu renk Osmanlı devletinin İstanbul’u fethinden önceki sınırları. Sütlü kahve rengi olan Trabzon ve Karaman-İçel buna 1460-70’lerde katıldılar. Bir üçüncü yer var yine o tarihlerde katılan, Sinop ile Kastamonu’nun kuzey yarısındaki İsfendiyaroğlu beyliği, onu haritada göstermeyi unutmuşlar.
Hayret verici bir çakışma değil mi? Detaya inince daha da netleşiyor. Birinci haritaya bakın. Kastamonu ve Sinop’un sahil bölgesinde (yani eski İsfendiyaroğlu arazisinde) epeyce yabancı isimli yer var, oysa iç kısımlarda adların çoğu Türkçe. Aynı şekilde, Konya’nın güneyinde yabancı isim daha çok, Osmanlı’ya daha erken katılan kuzey kesiminde daha az.
Yani birinci haritamızı iller değil ilçeler bazında hazırlasam ikinci haritaya daha da güzel uyacak. Sanki Osmanlı Beyliğine 1453'ten önce katılan yerlerde bütün yer adları Türkçeleştirilmiş, ama 1453'ten sonra o iş tavsamış.
*
Üçüncü haritamız bize 1100 yılı dolayındaki Rum İmparatorluğunu gösteriyor. “Olmaz bu kadar” demeyin, olur.
“ 'Türkiye’ dediğin bir Bizans oyunudur” desem ne dediğim anlaşılır mı acaba?
Devam�n� Oku

Hayali Oğuzların peşinde


Avşar adlı yerleşimler
Türkiye’de halen veya geçmişte Avşar/Afşar adını taşıyan 57 yerleşim yerini haritada görüyoruz. Bilirsiniz, Avşarlar Oğuzların 24 kolundan biri. Anadolu, İran ve Irak tarihinde 11. yy’dan beri çeşitli roller oynamışlar. Hatta İran’daki Avşarların kullandığı Türkçe, Türkçenin ayrı bir lehçesi sayılıyor.
İlk bakışta dağılım mantıklı görünüyor. Noktaların hepsi Anadolu’nun Türkçe konuşan kesiminde, Kürt bölgesinde yok. Sonra anormalliği fark ediyoruz. Dünyanın neresinde bir kavim/aşiret/boy/sülale böyle dağılmış? Cemaatler topluca hareket ederler; bir, yahut bilemedin üç veya beş bölgeye topluca yerleşirler. Birlikten güç alırlar; modern-öncesi çağın koşullarında ancak öyle ayakta kalabilirler. İç ilişkilerini, kız alıp verme işlerini ancak öyle yönetebilirler.
İstisnaları düşünelim. Ya (1), işlevsel ya da mesleki bir ayrışma vardır. Almanyadaki Türkler ya da tarihteki Yahudiler gibi, birey ya da küçük grup bazında her yere dağılmışlardır. Oysa Avşarlar hakkında bildiğimiz bu değil; tüm kaynaklar yağmacı ve asi aşiret olduklarına tanıklık ediyor. (İşlevsel ayrışmaya dayalı göçte, göçen grubun adı yerleşim birimlerine verilmez. “İşlevsel ayrışma” demek, var olan bir toplumsal yapının içine belli bir işlev icra etmek için katılıyorlar demek. Var olan yapı memleketin “asli” sahibidir; yer adlarını onlar belirler. Almanya’ya milyonlarca Türk göçtü, Türkçe yer adı kaç tane? ABD’de adında Jew olan kaç yer var?)
Ya da (2), devlet eliyle dağıtılmışlardır. Mesela 16. yy’dan sonra Osmanlı devletinin aşiretleri dağınık olarak iskân etme politikası olduğunu biliyoruz. Fakat burada gördüğümüz yer adlarının hemen hepsi 16. yy öncesine ait, ve o devirde Türkiye’de herhangi bir aşireti arzusu hilafına şuraya buraya dağıtacak güçte bir devlet yoktu. Olsaydı zaten o yerlerin adı “Avşar” olmazdı.
Beni aklıma bu bilmecenin iki çözümü geliyor.
Çözüm 1: Bu yerlere kolektif bir zümre olarak “Avşarlar” yerleşmedi. Belki kimliği, aidiyeti veya lakabı “Avşar” olan bir kişi köyün kurucusu veya sahibi veya yöneticisi veya müstelzimi veya (en güçlü olasılıkla) tımarlı sipahisi idi. Onun adına bu isim verildi. Anadolu’daki hakiki Türk (ve Kürt, Laz, Çerkes) köy adlarının büyük bir bölümünün adı kurucu kişi veya hanedan adıdır (Hacıibrahim, Hızırbey, Karacalar, Sarıoğlu...). Bu da o hesap olabilir.
Çözüm 2: Adlar tamamen uydurmadır. Tıpkı Cumhuriyet dönemindeki gibi, Osmanlı devleti de 1450-60’lardan itibaren köylere bürokratik saiklerle, masa başında uydurulmuş Türkçe isimler verdi. Oğuz aşiretlerinin adları da Defterdarlığın elindeki şablon isimler listesinde yer alıyordu. Onun için her sancağın her kazasında bir – ama sadece bir – Avşar, bir Kınık, bir Kayı, bir Yüregir, bir Eymür, bir İğdir, bir Kargın, bir Dodurga adı görüyoruz. Enteresandır: Haritada gördüğünüz genel şekil “Türkçe konuşan” bölgenin şekli, doğru. Ama aynı zamanda Osmanlı’nın merkezi bir vergi kayıt sistemi kurduğu (kurabildiği) bölgenin de şekli. Vergi memurunun giremediği vilayetlerde “Avşar” köyü yok!
Üçüncü bir çözüm aklınıza geliyor mu?
*
Avşar yerleşimleri
Türkiye’de halen Avşar kimliğini taşıyan bir zümre var, onu da biliyorsunuz. Bu Avşarların Selçuklular zamanında gelen ya da Rakka’dan göçen Avşarlarla tam ilgisi nedir bilmiyorum. Bildiğimiz şey, 18. yy başında İran’da bir Avşar olan Nadir Şah’ın yükseliş ve düşüşünden sonra topluca Anadolu’ya göçtükleri. Hepsi “Türkmen” olma iddiasındadır, fakat Kayseri'dekiler Türkçe, Van'dakiler Kürtçe konuşur. Çoğu Sünni fakat bir kısmı Alevi, ya da Aleviden dönmedir. Sanırım İran’dayken Şii imişler, burada adapte olmuşlar.
İkinci haritamız bize bugün “Avşar” kimliği beyan eden 64 yerleşimi gösteriyor. Eksikler olabilir çünkü sağlıklı bilgiye olaşmak zor. Ama bu sefer dağılımımız “gerçek” bir etnik dağılım haritasına benziyor. Ve işin asıl ilginci ne biliyor musunuz? Bu 64 yerin biri hariç hiç birinin adı “Avşar” değil!
*
Buyurun, belli başlı Oğuz boylarından Kayı, Kınık, Kızık, Eymir/Eymir, Yüregil/Yüreğir/Üregül, Kargın, İğdir/Iğdır ve Dodurga/Tödürge adını taşıyan yer adlarının dökümleri de burada. Öykü hepsinde aynı. İşaretlenenlerin hemen hepsi eski yer adlarıdır. Çok ender bir iki istisnayla 1960-sonrası yer adı değiştirme furyasında Oğuz aşiret adlarını kullanmamışlar.

Bayat

Beğdilli

Dodurga

Eymir

İğdir

Kargın

Kayı

Kınık

Kızık

























Yüregir











*
Bundan sekiz yıl kadar önce bir ara merak edip Avşarlar ve Avşarlıkla ilgili ne bulduysam okudum. Şimdi de tekrar internette dolaşıp bilgi tazelemeye çalıştım. Mitolojik anlatının müstesna örnekleriyle tanıştım. Maksat bilgiye ulaşmak değil, hoşa giden bir anlatıyı elden gelen her yöntemle pekiştirmek. Kaynak eleştirisi yok. (Ebülgazi Bahadır Han neden öyle demiş? Ne zaman demiş? Kime anlatmış? Nereden biliyormuş?) Kavramsal netlik yok. (Avşar ne demek? Türkmen ne demek? Oğuz ne demek? Devlet ne demek?) Çelişik bilgileri çözmek yerine üst üste bindirip daha zengin bir masal dokusu elde etmek yeğleniyor. Gerekirse hayali detaylar eklenerek mantıki tutarsızlıklar törpüleniyor.
Homeros destanları da böyle oluşmuştu. Ama o hiç olmazsa yetenekli bir şairdi.


Devam�n� Oku

Çerkes vs. köyleri

Bu da Kafkasya muhaciri yerleşimleri. Büyük çoğunluğu Çerkes ve Abhaz (Abaza); ama Çeçen, Oset, Dağıstanlı (Kumık, Avar, Lezgi), Karaçay ve Nogay da var. Gürcüleri dahil etmedim. Karapapak ve Terekemeler de burada değiller.
827 Kafkas göçmeni yerleşimi

Tümü 1864'ü izleyen büyük Kafkas göçünün ürünüdür. Ruslar tarafından göçe zorlandılar; belki bir milyona yakın mülteci, şimdiki Suriyeli göçünü andıran zorlu koşullarda Osmanlı'ya sığındı. 1895 ve 1915 misillemelerini hazırlayan kötü emsallerin ilkidir desek yanlış olmaz.
Devlet Rumeli muhacirlerini genellikle dağıtmayı yeğlerken Kafkaslıları topluca iskân etmiş görünüyor. Belki feodal yapı (ya da silah dengesi) bunu zorunlu kılmıştır. Bellibaşlı yoğunluk alanları, batıdan doğuya: Biga-Gönen-Manyas hattı, Yalova-Karamürsel, Sapanca-Hendek-Düzce, Sinop, Bafra, Çarşamba, Kayseri Pınarbaşı, Maraş Göksun ve Maraş Andırın. 
Yerleşimlerin pek çoğuna zamanın padişahı onuruna Aziziye adı verilmiş; sonra devir değişince birçoğu sırayla Hamidiye ve Reşadiye olmuş. Dönemin popüler şehzadelerinin adıyla Selimiye, Mecidiye, Burhaniye ve Ertuğrul olanlar da var. Hayriye, İhsaniye, Naimiye, Rızaiye, Şükraniye gibi adlar mültecilerin (ya da onlar adına karar verenlerin) şükranını dillendirmiş. Cumhuriyetten sonra milli kültürümüze daha uygun isimler (Yeşildere, Yeşiltepe, Yeşilvadi, Yeşilyayla, İlkkurşun vb.) tercih edilmiş. Yerleşimlerin çoğunun 1910-1920 dolaylarında kaydedilmiş Çerkesçe veya Abhazca isimleri var; fakat bunların hiçbir zaman resmi statüsü olmamış sanırım.
Varto ve Ahlat civarında birkaç örnek dışında Doğuya hiç iskân edilmemeleri ilginç.
Haritadaki noktalar Çerkes vb. köyü olarak kurulanlar. Büyük çoğunluğu sonradan gelen göçlerle homojenliğini kaybetmiş; bazılarında Kafkas kökenli kimse kalmamış. Doğrusu bunları "20. yy başında Kafkas göçmeni yerleşimi" diye işaretlemem lazım. Teknik bir nedenle şimdilik düzeltmiyorum; düzelteceğim.
Şu haritaya bakarsanız hala Çerkesçenin yoğun olarak konuşulduğu birkaç cep varmış, başta Kayseri Pınarbaşı. Ama korkarım bu harita da epey eski, belki 1970-80'lerin durumunu belgeliyor.
 Türkiye diller haritası

.
Devam�n� Oku

Alevi köyleri


Index Anatolicus sitesinin göze çarpmayan marifetlerinden biri de bu. Herhangi bir köy veya kasabanın herhangi bir özelliğine (mesela eski adına, etnik yapısına, aşiretine) tıklayıp, aynı özelliğe sahip olan tüm yerleşimleri dökebiliyorsunuz. Sonra tepedeki "Grafik harita göster"i tıklayıp aşağıdaki gibi bir döküm alabiliyorsunuz. Henüz verilerde çok eksik var. Ama tamamlandıkça, bayağı kullanışlı bir araştırma aygıtına dönüşecek sanırım.
Haritada nüfusunun tümü veya büyük çoğunluğu "Alevi" olarak işaretlenen yerleşim birimlerinin dağılımını görüyoruz. Sitede hepsi 2625 taneymiş. Bir kısmını kullanıcılar işaretlemiş; bir kısmını ben internette bulabildiğim kaynaklardan derledim. Eksikler ve yanlışlar mutlaka vardır; mesela Erzincan epeyce eksik. Ama kabaca doğru bir fikir veriyor.
Birkaç gözlem:
1- "Alevi Üçgeni"ndeki Alevi nüfus teorik olarak Zaza (Dersimli), Kürt (Kurmanci) ve Türkmen olmak üzere üçe ayrılıyor. Detaya girince görülüyor ki net ayrım neredeyse imkansız. Zazaların bir kısmı Kurmanci dilini benimsemiş; "Kürt"lerin bir kısmı kuşaklardan beri Türkçe konuşuyor; "Türkmen" olanları deştikçe altından hemen her zaman Kürtlük çıkıyor. Mesela 19. yy'da "Kürt" diye kayda geçmiş topluluklar bugün yemin billah "Türkmen" olduklarını ispatlama derdindeler. "Orta Asyadan geldiler, Şaman gelenekleri sürdürüyorlar" gibi söylemleri ciddiye almaya imkan yok.
2-  Büyük çoğunluğu 16. yy'ın başındaki büyük Alevi katliamları esnasında kendilerini Fırat'ın batısına ve kuzeyine atıp canlarını kurtarmış Kürtler. Harita bunu çok net gösteriyor. İkinci bir göç dalgasında 18.-19. yy'larda Dersim'den çıkıp çevre illere, Sivas, Tokat, Amasya, Çorum'a yayılmışlar. Hemen görülüyor, Fırat'ın doğu ve güneyinde (Diyarbakır'daki birkaç köyü saymazsanız) Alevi nüfus yok gibi.
3- Kars-Ardahan'daki yoğunlaşma da manidar. Orada gördüğünüz şekil 1878'den sonraki Osmanlı-Rus sınırıdır. Rusya'ya iltica etmişler, Osmanlı sınırının hemen dışına iskân edilmişler. 1920'de gerisin geri anavatana katılmışlar.
4- Hatay ve Adana'nın güneyindekiler Nusayrı, yani Arap Alevisi. Başka bir olgu. Adana dağlarından sahil boyu Çanakkale'ye kadar uzanan yaydaki dağınık noktalar Tahtacı yerleşimleri. Özbeöz Türk Alevileri onlar.
5-Edirne ve Kırklareli'nde bir grup Rumeli muhaciri (çoğu galiba Arnavut) Bektaşi/Alevi yerleşimi görüyorsunuz.
Devam�n� Oku

Hassas konulara neden değinir insan


Dünkü yazıya başlarken niyetim Türk, Ermeni ve Kürt kolektif kimliklerinin ilk ortaya çıkış öykülerini kıyaslamaktı. Başlık da kafamda hazırdı, “Kim daha uzağa işer”. Sonra Kürt maddesi çok uzadı, öbür ikisine vakit ve yer kalmadı.
Bilen biliyor, kimin ne kadar işediği beni zerrece ilgilendirmiyor. Fakat kolektif kimliklerin oluşma süreci yıllardır ilgimi çekiyor. Esrarengiz yönleri olan bir süreç. Mitolojiden bağımsız olarak düşünülemeyen, belki düşünülemeyecek bir süreç. Belki de “resmi tarih” dediğimiz kolektif oto-delüzyon (topluca kendini kandırma) mekanizmasının ana damarı. Milletler yalan söylemeden asla “biz” olamıyorlar.
Bu olgu tabii bizi “milletler yalandır, çağımızda yok öyle şey, bak elalem aya gitti” neticesine getirmiyor. Aksine milletlerin oluşum öyküsünü büsbütün ilginç bir kültürel, felsefi, filolojik konu haline getiriyor.
*
Bir toplumun topluluk bilincinin (kimliğinin) ilk ortaya çıkış tarihini belirlemek imkansıza yakın bir şey. Muhtemelen büsbütün imkansız. "Doğada hiçbir şey yoktan var olmaz" (Lavoisier) kanunu uyarınca, "aha" deyip keşfedeceğin her oluşum anının ardında mutlaka yüzlerce yıllık gelenekler ve kabullerle bir veya birkaç "proto-kimlik" vardır. Diller de keza öyle. Esperanto gibi yapay dilleri saymazsan tarihte hiçbir zaman birileri oturup "hadi bir dil yaratalım" diye kolları sıvamamış. Atadan kalma dillerine zaman zaman durgun, zaman zaman fevri müdahalelerde bulunmuşlar. O müdahaleler zamanla belli bir özgül ağırlığa kavuştuğunda uyanıp "dur yahu, biz yeni bir hadiseyiz, yeni adımız olmalı" deme noktasına varmışlar. Dante'nin 1300'lerde aniden "bu dil Latince değil İtalyanca" diye ayması gibi.
Mutlak anlamda "İtalyanca ne zaman doğdu" sorusu, o halde, abes bir soru. Cevabı yok, bulamazsın. Kavim kimliklerine ilişkin sorabileceğin geçerli sorular daha dar kapsamlıdır. Mesela: bu kavim/dilin adı ilk ne zaman anılır olmuş, ilk ne zaman ve nerede kayıtlara geçmiş? Adı değişmişse nasıl, ne zaman değişmiş? Esasen bir filoloji (metin analizi) çalışmasıdır, ama dilbilimden, mitolojiden, arkeolojiden de beslenir.
Diğer soru: ne zaman siyasi bir kimlik edinmiş? Yani devletçilik oyununa girmiş, aynı dili konuşan veya konuşmayan aşiretleri yutma sevdasını veya becerisini edinmiş, egemenlik iddia etmeye başlamış? Bu ikincisi çoğu zaman yazı kültürüne geçişle eş zamanlıdır, ama her zaman öyle değildir. Yazısız devlet zor, belki imkansız; ama yazı illa senin yazın olacak diye bir kanun yok, başkasının yazısıyla ve başkasının diliyle de devlet olunabilir. Bkz. Türkler (Soğdca, sonra Farsça), Persler (Elamca, sonra Aramice), ilk Ermeniler (belki Urartucaü sonra Farsça/Partça) vb. 
Kürt dilinin geçmişini yeterince etüt ettim sanırım. İndo-Aryan anadilinin ayrışması genellikle MÖ 3. binyıl sonu ile 2. binyıl başına tarihlenir. İrani kavimlerin Mezopotamya sınırlarında belirmesi MÖ 2. binyıl sonları olmalı. Kardukh ve Gordu/Gordy boylarına ilişkin Yunan kayıtlarını da elbette biliyordum, Ksenofon’u hatmedeli tam otuz sene olmuş. Ama doğrusu bunlarla güncel “Kürt” olgusu arasındaki irtibatın zayıf olduğunu düşünmüştüm. Strabon’daki Kürti (Kyrtioi) meselesi dikkatimi çekmemişti. Biri uyarınca fark ettim, konunun tahmin ettiğimden daha çetrefil olduğu kanısına vardım. Sizinle de paylaştım.
Kürtlerin siyasi sahaya çıkışı 10. yy dedim. O görüşümü değiştirmeye daha karar vermiş değilim, ama sarsıldığını itiraf edeyim. Dünkü yazının sonlarına doğru belki yorulduğum için fazla vurgulamadığım, ama ilgi çekici bir tema var. Kardukh’lar eğer “Kürt” ise bunların yurdu avuç kadar bir yer, Şırnak merkez ile Güçlükonak ve belki Eruh, o kadar. Ama onların adını taşıyan Gordyenê ülkesi Batman, Siirt, Hakkari ve belki İran’da Salmas illerini kaplamış; yüzlerce yıl az çok bütünlük arz eden bir siyasi birim olmuş; zaman zaman Yunan kaynaklarında basileús (“kral”) unvanıyla anılan liderleri de olmuş.
Bu bir siyasi varlık mıdır? Öyle görünüyor. Bilmiyorum. Bir bilene sormak iyi olurdu, ama yazık ki bilen yok. Bildiğini söyleyenlerin çoğu harıl harıl mitoloji üretmekle meşgul.
*
Dünkü yazıyı bitirip yayınladıktan beş dakika sonra aklıma bir hınzırlık geldi. Edit kutusunu açtım, ilk bölümün sonuna “Demek ki Kürdistan Türkiye’den kırk yıl daha eski” cümlesini ekledim. Maksat ne? Maksat eğlence olsun, tosunlar kudurup saçmalasın, biz de seyredip çekirdek çıtlayalım.
Ortalık karıştırmak dışında anlamı olan bir cümle mi? Bence öyle sayılır. Demek ki, 12. yy’da bir Ermeni vakanüvisi (Mateos titiz ve güvenilir bir tarihçidir, Türkçeye çevrilmiş ve TTK tarafından yayınlanmıştır), 11. yy’da oralarda hüküm süren Mervani hanedanının egemenlik sahasını “Kürdistan” diye adlandırıyormuş, ya da vakıf olduğu tarihi kayıtlarda bu ibare kullanılmış. İmdi, Anadolu ve Mezopotamya’da 1071’den eski birtakım Türk izleri olduğunu elbette biliyorum. Ama ülkenin herhangi bir yerinin Türk egemenliğine girmesi 1080 küsurlardır; Turchia adı ilk 13. yy ortalarında İtalyanlar tarafından telaffuz edilir; Türkçe metinlerde “Türkiye” adına bildiğim kadarıyla 1860’lardan önce rastlanmaz; resmen ve alenen “Türkiye” adının benimsenmesi ise önce 1915, sonra 1921’dir. Demek ki neymiş? Kürdistan Türkiye’den daha eskiymiş. Var mı aksini söyleyecek bir babayiğit?
Peki bundan ne sonuç çıkar? Memlekette “Kürdistan” adını yasaklamaya ya da yok saymaya kalkışanların cahil olduğu sonucu çıkar. Başkaca da önemli bir sonuç çıkmaz. Yani vaktiyle birileri oraya Kürdistan dermiş diye bugün de Kürdistan olmalı mıymış, olmamalı mıymış, bunlar komple tıraş. Kimse kimseye Ortaçağda bir Ermeni papaz öyle yazdı diye memleket vermiyor bu devirde.
*
Kürt ve Ermeni meseleleri sanırım “çağdaş” Türk insanının zihninde alabildiğince unutulması istenen tabu kavramlar. “Türk” ulusal kimliğinin kökenleri de, ister istemez bunlarla alakalı olduğu için, tabunun da tabusu bir konu. Bunlara dokunduğun zaman pek çoğu sanki mahrem yerine el atmışsın gibi irkiliyor. Ne dediğin hiç önemli değil, duymuyor bile ne dediğini. Konuya değinmiş olman yeter. Haykırmaya, ağzından köpük saçmaya başlıyor.
Ermeni ve Kürt dostlarımız içinde de benzerleri yok diyemem. Burada Türkçe konuştuğumuz için, o taraf daha ön plana çıkıyor sadece.
Doğru mudur el atmak, inanın bilmiyorum. Eskiden kafam daha netti, bu mevzuları deştikçe akılcı düşüncenin güç ve yaygınlık kazanacağına, tabuların sorgulanacağına, yeni bir ulusal konsensusa doğru bir adım da olsa yol alınacağına inanırdım. O yerleri geçeli şimdi yıllar oldu. Memleketten bir bok olmayacağı anlaşıldı. Daha ne uğraşırsın be adam diye sorarlarsa verecek cevabım yok.
Alışkanlıktır belki. Huy olmuş, bu saatten sonra değişmez.
Devam�n� Oku

Göçebelik değildir mesele, devlettir

Bildiğin terane: Atalarımız göçebeydi o yüzden... bina yapamıyoruz/sokağa çöp atıyoruz/kırmızıda durmuyoruz/Kezban’ı dövüyoruz vs. vs.

Yok öyle bir şey. Bir kere atan göçebe filan değildi. Yüzde elliden epey fazlası Rum ya da Ermeniden dönmeydi. Kalanın büyük kısmı da Rum diyarı İslam eline düşünce “fırsat kapısı açıldı” deyip buraya akın eden şehirli Acem ve Araptı. İkincisi, tarihe (gören gözle) baktığında olayların hiç o yöne işaret etmediğini görürsün. Güzel bina yapmayı öğrenemedikleri için böyle olmamış. Biliyorlarmış pekalâ, unutmuşlar. Unutmalarının sebebi kötü yönetim ve memleketin canına okuyan kötü bir devlettir.

Anadolu’nun tarihinde, 1945’te başlayan bu son dalgadan önce iki büyük şehirleşme dalgası gözüne çarpar. İlki İskender fethinden hemen sonra, MÖ 300’de başlayıp Roma imparatorluğunun ilk yüzyılına kadar süren dalgadır. İkincisi Türklerin gelişinden hemen sonra başlayıp galiba 1500’lerin başına kadar süren dalgadır. Anadolu’da kent ve kasaba namına bugün ne varsa, ezici çoğunluğu bu iki dönemde kurulmuştur. İmar ve umran adına ciddi ve kalıcı ne yapılmışsa, onlar da bu iki dönemin eseridir. (İstisnaları biliyorum, açıklayabilirim istersen.)

13. ve 14. yy’lar Anadolu’da (ve genelde İslam aleminde) şehirliliğin ve şehir kültürünün zirve yaptığı bir çağdır. Bu konuda en önemli kaynak İbn Battuta seyahatnamesi, 1330-40’lar. Beni çok etkileyen iki başka eser 1430 küsur tarihli Kâbusnameçevirisi, ve yine aynı tarihlere ait Ferec ba’deş-şidde adlı (Türkçe) macera öyküleri derlemesi. Anadolu’ya ilişkin olmasa da Saadi’nin Gülistan ile Bostan’ını (1250-80) bunlara ekle. Mevlana’yı da unutma, aynı yılların mahsulü. Bunların anlattığı, olağanüstü “şehirli” (sivil) ve olağanüstü kozmopolit bir dünyadır. Son derece rafine bir elit kültürü, tüm anlatıların ortak konusunu teşkil eder. İnsanlar ticaretle uğraşır, dünyada eşi görülmemiş sanat eserleri yaratmak için yarışırlar, ünlü alimlerin sohbetinden istifade etmek için dünyanın öbür ucuna seyahat ederler, iyi şairleri servet ve devletle ödüllendirirler, şaşırtıcı hızla sınıf değiştirirler, dinmez bir macera aşkıyla Mağrip’ten Şiraz’a, Mısır’dan Hindistan’a seyahat ederler, her gittikleri yerde aynı kültürü paylaşan ve aynı elit dillerini (Arapça ve Farsça) konuşan bir üst sınıfla tanışır ve kolayca kaynaşırlar. Kadınlar Boccaccio’nun karakterlerine taş çıkartacak derecede hırslı, entrikacı ve seks düşkünüdür. Köylüler yoktur, ya da komedi unsuru olarak marjdadır. (Buna karşılık köleler çokça vardır, talihin umulmadık oyunlarına gebedirler.) Temel karakterler çağdaş Avrupa’nınkiyle aynıdır: gezgin tüccar, gezgin medrese/üniversite talebesi, gezgin derviş/keşiş, gezgin gazi/şövalye.

Anadolu’nun en az yüz kent ve kasabasında o devirde inşa edilmiş bini aşkın cami, medrese, köprü, han, hamam, kale, kervansaray, imaret, bimarhane biliyorum; çoğunu gördüm. Hepsi de kale alınır eserlerdir, Sultanbeyli’nin gecekondu apartmanlarına hiç benzemezler. Sırf bizim kıytırık Selçuk’ta o devirden kalan altı mı yedi mi hamam var. Dıştan bakınca harabe yığını dersin, dikkatle okursan nefes kesecek ölçüde özgüvenli ve uçarı sanatkâr elini fark edersin.

İşin enteresanı o ki, o devirde (1071-1450) Bizans’ın elinde olan Batı Anadolu’da bunların hiç biri yok. Tek bir tane yeni kasaba türememiş. Var olanlarda, belki İznik ve Trabzon hariç, akılda kalıcı bir tek kamu binası yapılmamış. Köhne Bizans, sanki sönmüş, tükenmiş, mukadder akıbetini beklemiş. [En en son yıllarında, Kariye kilisesinde, Mistra’da, Girit’te, Selanik’te biraz silkinir gibi olmuş ama, geçmiş ola.]

Apaçık olan bir şey var. Anadolu’nun 1071 ile 1450 arası İslamlaşması, bir şehirleşme hadisesidir. E hani göçebe kültürüydü?

*
Anadolu’ya Türkler göçebe olarak gelmediler, asker ve yönetici olarak geldiler. Onların “açtığı” kapıdan (fetih Arapça “açmak” demek), çoğu son derece şehirli olan bir İslam kalabalığı memlekete doldu. Yerlilerden yeterince şanslı veya yeterince fırsatçı olanlar onlara katıldı. Türkmen ve Oğuz aşiretlerinin o akıntıya kapılıp ülkeye gelmesi 13. yy başlarında olmuş görünüyor. Ülkedeki Müslüman çoğunluk tarafından sosyal felaket olarak algılanmış bir olaydır; 13. yy sonlarında ülkede siyasi düzenin bir süre çökmesine yol açmıştır. Bugüne dek çok fazla asimile edilebildiğini sanmıyorum. Halen Akdeniz ve İç Ege’de “Yörük” ve “Türkmen” adıyla ayrı varlığını sürdüren bir unsurdur. Üstelik – hayret edersin – mesela Laz müteahhitlere ya da Bodrum’lu Beyaz Türklere oranla, bir hayli terbiyeli bir toplumdur. Köylerine bakarsan hiç de öyle “vay göçebe dölleri” dedirtecek yerler değildir.

21. yy başında ülkede “kentli” kültürü neden bu kadar zayıf diye soruyorsan cevabı başka yerde arayacaksın benim fikrimce. Sor mesela: devlet dediğin şeyin ülkenin başına çöreklenmiş berbat bir çapulcu çetesi olduğu bir diyarda kim neden toprağa ya da binaya yatırım yapsın? Neden maddi çevresini ıslah etmeyi dert edinsin? Tapunun beş para etmediği bir düzende neden evine kişiliğinin damgasını vurmaya çalışsın, ya da kırk kuşak sonra insanların hayran olacağı eserler tasarlasın? İki kuşakta bir müktesebatı olan herkesi biçmenin adet olduğu bir toplumda neden çocuğuna – hap yap para kap sanatı öğrenmek, ya da “iş idaresi” dışında – doğru dürüst bir eğitim vermek istesin?

Göçebelik değildir işin püf noktası. Zulümdür. Kötü yönetimdir. Türk devletidir.

Devam�n� Oku

Cumhuriyet'in yayınlamadığı röp

Üç hafta önce Cumhuriyet gazetesinden bir arkadaşa verdim bu röportajı. Yayınlamayacaklarından emindim. Nitekim yayınlamadılar.
Cum - Firarınız çok konuşuldu... Firar etmeye nasıl karar verdiniz? Kaçış hikayenizi anlatır mısınız?
SN - Hapisteki ikinci yılımın sonlarına doğru, 2015’te firar ihtimali ağır basmaya başlamıştı. 21 Aralık 2015’te izinli çıktığımda İstanbul’da büyük bir doğum günü partisi verdim. Niyetim ertesi günü yürümekti. Olmadı. Kışın olmaz dedik, arkadaşlar “biraz daha dişini sık hükümet bu işi çözecek” diyerek avuttular, erteledik. Birkaç hafta sonra yukarıdan gelen bir emirle kapalı cezaevine gönderildim, 14 ay başımı zindandan dışarı çıkaramadım. Disiplin cezam bitip yeniden açığa geçince hiç tereddütsüz düğmeye bastım.
Kaçış hikâyemi anlatmayayım isterseniz. Absürt bir süreçti, ne kadar beceriksiz ve şapşal olduğum ortaya çıksın istemem.
Cum - Firari özgürlük günleriniz nasıl geçiyor? Neler yapıyorsunuz?
SN - Samos yani Sisam adasındayım. Burası şahane bir yer, sakin, huzurlu, medeni ve olağanüstü güzel. Etrafa bakıyorum, beşeri ve mimari tek bir tane çirkinlik göremiyorum. TC şartlarına alışık biri için müthiş bir lüks bu. Bir arkadaşımın ufacık köy evine yerleştim, bütün gün harıl harıl kitaplarıma çalışıyorum. Akşamları mahallenin tavernasında komşularla iki kadeh çipuro içiyorum. Dağ yürüyüşü yapıyorum, göbeğim çatlayıncaya kadar bisiklet sürüyorum. Ufak ufak projeler de şekillenmeye başladı. Baharda bir dilbilim konferansımız olacak, bir iki mimarla konuştum ufaktan restorasyon işlerine de girişeceğim yakında.
Cum - Türkiye’ye bir gün geri dönebilme umudunuz var mı?
SN - Gönül zevzektir, umar.
Cum - Türkiye’de bir kesim, ‘başımıza ne geldiyse yetmez ama evetçiler yüzünden geldi’ diyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
SN - İdrak ve ahlak yokluğu diyorum. Türkiye’nin başına gelen felaketin asıl yaratıcısı “vatan-millet-bayrak” kisvesine bürünmüş, aşırı güçlü, çağdışı bir diktatoryal yapıydı. Şimdiki rejim o yapıyı kırmaya çalıştı, başaramadı, yüzüne gözüne bulaştırdı, eskisinden beter bir kaosa yol açtı. Bu olguyu bahane edip eski düzen savunuculuğu yapmak ya da eski düzenin muhaliflerini hedef göstermek en hafif tabiriyle aymazlıktır. Bir sonraki zorbalık dalgasına kılıf hazırlıyorlar şimdiden.
Kaldı ki, “yetmez ama evet”çilerin siyasi ağırlığı neydi? Elli bin oyları var mıydı sizce 2010 referandumunda?
Cum - Türkiye’deki aklı başında olan herkesin ya kaçtığını ya da kaçmaya yol aradığını yazmıştınız, bunun sonu nereye varacak ?
SN - TC devleti Türk toplumunu yiyip bitiren bir kanserdir. Bugün gelinen noktada toplumu makul ölçüler içinde yönetebilme kabiliyetini kaybetmiş görünüyor. Yakın gelecekte toparlanabileceğini sanmıyorum. Ameliyat lazımdır. Mesele bir şahıs meselesi değil bence, çok daha derin ve büyük bir problemin o vesileyle yüze yansımasıdır. Devlet çürümüştür. Sanırım bundan yüz yıl önce olduğundan daha beter çürümüştür. Nasıl gene ayağa kaldırılabilir hiçbir fikrim yok. Kaldırılması iyi midir, ondan da emin değilim.
Cum - İnsan hakları aktivisti avukat Eren Keskin kesinleşen hapis cezalarına karşı kaçmayacağını söyledi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
SN - Üç buçuk yıl yatsın sonra gene sorarız. (Yok, bu tabii şaka. Umarım Eren Hanım bir gün bile o çirkin çukura düşmez, insan hakları mücadelesine her zamanki gibi özgürce devam eder. )
Cum - Nasıl bir Türkiye'ye dönmek isterdiniz?
SN - Atatürkistlerle İslamistlerin müzelerde sevimli bir tuhaflık olarak teşhir edildiği bir Türkiye'ye.

Devam�n� Oku

Parayı Lidyalılar, Vergiyi Sümerler, Verginin Vergisini Türkler Buldu



‘Patrondan’ değil, daha çok ‘çalışan’ ve ‘harcayandan’ vergi toplanabilen Türkiye’de dolaylı vergilerin oranı yüzde 70’lerde. Vergi uzmanı Ozan Bingöl, bu durumla ilgili olarak, “Parayı Lidyalılar, vergiyi Sümerler, verginin vergisini Türkler buldu” diyor. Vergi toplama performansı düşük olan Türkiye’de ‘yeniden yapılandırma” adı altında yapılan vergi afları da amaca hizmet etmede yeterli olmuyor. “Türkiye’nin artık, affın affını yapan bir vergi sistemine sahip olduğunu" savunan Bingöl, vergi affıyla ilgili olarak da dikkat çekici bir soru soruyor: “Siz hiç maaşı daha eline geçmeden kaynağında kesilen bir çalışanın, ücretlinin vergi affından faydalandığını gördünüz mü?” Hükümet yeni bir vergi affı hazırlığındayken, Bingöl’le, vergi sistemindeki çarpıklıkları konuştuk.


Vergi uzmanı Ozan Bingöl, vergi sistemindeki değişiklikleri, bunların sonuçlarını ve çarpıklıkları ‘sokaktaki adamın’ da anlayabileceği basitlikte anlatıyor. İnternet sitesi ve sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımlar bu nedenle yoğun ilgi görüyor. Bingöl, Türkiye’deki vergi sistemi, dolaylı vergiler, Türk icadı olarak nitelediği ‘verginin vergisi’ ve ‘affın affı’ konularında Al Jazeera’nın sorularını yanıtladı.
“Kazanandan değil harcayandan vergi toplanıyor”
Vergi adaleti denildiğinde ne anlaşılması gerekir?
Adaletli vergi sistemi, verginin tabana yayılmasını, her vatandaşın gelirine göre vergi ödemesine işaret eder. Yani çok kazanandan çok, az kazanandan az vergi almak.
Türkiye’de böyle olduğunu söylemek mümkün mü?
Türkiye’deki temel sorun şu: Vergi kazanandan değil, harcayandan toplanıyor.
Sadece Türkiye’ye özgü bir durum mu bu?
Tabii. Çünkü, Türkiye’de dolaylı vergilerin oranı çok yüksek. Yüzde 70’lere yakın dolaylı vergi var. Yani siz, bugün 50 bin liraya bir araba aldığınızda, yüzde 45 ÖTV, yüzde 18 KDV, ÖTV’nin de KDV’si olmak üzere, toplamda 8 ayrı vergi ödemek zorunda kalıyorsunuz. Bu arabayı bir patron aldığında, şirketinde gider yazıp, hem vergisel avantaj sağlayıp, hem de cebinden çıkan parayı düşürebiliyor. Tamir, bakım, onarım masrafını, kaskosunu, sigortasını, akaryakıt harcamlarındaki KDV’yi de şirketinden indirim konusu yapabildiği için, yine ciddi bir vergi avantajı sağlıyor. Nihai tüketici denilen vatandaşın hepsi cebinden çıkıyor. 

“Yata yüzde 1, simite yüzde 8 KDV”
Geçen yıl toplamda 458,7 milyar TL vergi toplamışız. Bunun 130,6 milyar TL KDV, 120, 4 milyar TL ÖTV’den. Ne yaptı? 251 milyar TL. Yani 458 milyar TL verginin, 251 milyar TL’si KDV, ÖTV. Kim ödedi bunu? Nihai tüketici, yani vatandaş.
Bugün milyon dolarlık bir tekne, yat alsanız yüzde 1 KDV ödüyorsunuz, 1 TL’ye simit alsanız yüzde 8 KDV ödüyorsunuz. 

Neden böyle kurulmuş vergi sistemi?
Vergide adaletin sağlanabilmesi için, kazanç elde edenlerin doğru denetime tâbi tutulup, doğru incelemelerle, doğru verginin tahsil edilmesi gerekir. Ama maalesef, ülkemizde siyasi güçlerden kaynaklı, dönem dönem, adamı olanın uzlaşma yoluyla sıfırlamasıyla ya da belli bir miktarda indirmesiyle, vergi borcunun aflarla silinmesiyle bu külfet vatandaşın sırtına kaldı.
Meselâ, biz vergi affı getirdik. Ne kadar borcu sildik? 2017 yılında aslında tahsil etmemiz gereken 500 milyar TL ise, 20 milyar TL’sini sildik. Pek, bu nasıl absorbe edilecek? Afla silinen, işverenin yani patronun borcu. Açık, dolaylı vergilerle kapanacak. Sistem böyle ilerlediği sürece vergi adaletinden bahsedilemez. Bahsedilebilmesi için kazanandan vergi toplanması gerekir, harcayandan değil.
Sistemi değiştirmeyi tüm iktidarlar vaat eder. Ancak yapılabilen en fazla sağdan soldan oynamalardır. Bunu yapmak neden zor?
Çok basit. Siz gücü olan bir patronsunuz, biz de üç çalışanız diyelim. Siz bizden her ay, “Burada çay içiliyor, ona katkı sunacaksınız” diyerek, 300 TL topluyorsunuz. 300 TL yüksek bir para. 50 TL olsa belki anlaşılabilecek. Bu yıllarca sürüyor. Dördüncü kişi işe başladığında, diğer çalışanlar yeni geleni uyarıyor, ‘Bak patron gelecek, 300 TL çay parası alacak” diyor. Bunun adı kanıksama. Biz buna vergide yerleşme diyoruz. Devlet maalesef varolan bu gelirinden vazgeçmek istemiyor.
Adalet ise zaten dikkate alınmıyor. Dikkate alınsa dolaylı vergiler yüzde 70 olmaz.
Meselâ, beyaz eşyada ÖTV sıfırlandı. Ne kadardı? Yüzde 6,7. O sıfırlandı ama araçtaki yüzde 145 olan ÖTV’yi ne yaptık? Yüzde 160 yaptık. Yani yapılan indirim, fazlasıyla geri alınıyor.

Ülkemizdeki vergi adaletini bozan en büyük unsur, maalesef verginin vergisi alınıyor. Ben şöyle söylerim; parayı Lidyalılar bulmuştur, vergiyi Sümerler, verginin vergisini Türkler .... Meselâ, 2 bin motor bir araç alıyoruz, 56 bin TL gümrük girişi var. Yüzde 160 ÖTV , yüzde 18 KDV , ÖTV’nin KDV’si de var. 56 bin TL’ye gümrükten giren araç, bayii kârı hariç 173 bin TL’ye satılıyor.
Siz devlet olsanız, üretenin 56 bin TL’ye üretip para kazandığı bir aracın, stok maliyetine, Ar–ge faaliyetine, personel maliyetine katlanmadan ve risk almadan 110 bin TL’ye yakın vergi toplasanız, üretir misiniz araba? Ben olsam üretmem. Verdiğim örnekte bayii kârı yok. Bir de bayii kârından da devlet gelir ya da kurumlar vergisi, çalıştırılandan stopaj, SGK primi falan alacak.
“Hiç, ücretlinin vergi affından faydalandığını gördünüz mü?”
Vergi oranlarının yüksek olması bir yana, bir de yeniden yapılandırma adı altında vergi afları yapılıyor. Bunun için ne demek lâzım?
Buna da bir örnek ile cevap vereyim. Ben patronum,  “Bundan sonra kart sistemi yaptım, değil 30 saniye, 1 saniye bile işe geç kalana 100 TL ceza yazıyorum” diyorum. Bir ay boyunca birisi 2 saniye, öteki 3 saniye, diğeri 5 saniye geç kalıyor. Birinden 200, ötekinden 300, diğerinden 500 TL ceza alıyorum. Ayın 30’una, maaş tarihine yaklaşırken çalışanlar kara kara maaşlarından yapılacak kesintiyi düşünüyor. 30’un da topluyorum çalışanları, “Tamam bu seferlik affettim sizi” diyorum. Yasal ve ahlâki olmamasına, hayatın olağan akışına aykırı olmasına rağmen, yapılan düzenlemeden doğan bir ceza affediliyor olmasına rağmen, patron mutlu, çalışanlar daha mutlu. Çünkü, patronunun kendisine güzellik yaptığını düşünüyor.
Siz hiç maaşı daha eline geçmeden kaynağında kesilen bir çalışanın, ücretlinin vergi affından faydalandığını gördünüz mü? Af, ya da yeniden yapılandırma patrona.
Bakın, 2012 yılında bu ülkede Genel Sağlık Sigortası diye bir şey getirildi. Gelir durumuna göre sağlık hizmeti için bir para ödenmesine karar verildi. Bu ülkede 3 milyona yakın genç işsiz var. Sosyal devletiz. Ama işsiz olduğu için sağlık hizmetinden faydalanamayacağını, faydalanması için GSS ödemesi gerektiğini söyleyen de bu devlet... Ödeyenler ödedi bunu. Ödeyemeyenlere ise sonra, silindi borçlar, “53 TL’ye düşürdük” denildi. Vatandaş nasıl mutlu... Ama şu  sorgulanmıyor, sosyal devlette bu niye alındı ki?

Bu, bir çeşit kurban psikolojisi mi?
Ben buna, ölümü gösterip, kansere, vereme razı etmek diyorum. “53 TL mühtiş, eskiden 300 TL ödüyorduk” diyor.
1924 yılından bu yana Türkiye Cumhuriyeti’nde 33 kez vergi affı gelmiş. Bunun 8 tanesi son 15 yılda. Ortalama 2,5 yılda bir yapılmış. Söylem de hep aynı. 6111 sayılı yasaya gidelim, yıl 2011. “Bu son, yaptınız yaptınız, bir daha böyle olmayacak” denildi. Daha bunu unutmadık, 6552 sayılı yasa çıktı, 2014 yılında. “Bu sefer son, asla ve kat’a böyle bir kanun bir daha göremezsiniz” dediler. 2016 yılının Kasım ayı, 6736 sayılı kanun.
Acı tarafını söyleyeyim, yapılandırmanın yapılandırması var. Vergi dairesindeki memur, “Siz 6552’den faydalanmışsınız” diyor kişiye, “Evet faydalandım, şimdi de faydalanacağım, benim hakkım, devlet söyledi” diyor. 2014 yılındaki yapılandırmayı, tekrar 2016 yılında yapılandırıyoruz. Yani, bitmemiş vergi affını, başka bir vergi affıyla tekrar yapılandırıyoruz.
Neden sık sık başvuruluyor bu yola?
Temelde vergi aflarına bizim ülkemizde, tahsilat sıkıntısı nedeniyle başvurulduğu söylenir. Verginin en güzel tahsil edildiği yer kaynağında vergi. O yüzden dolaylı vergilere yöneliniyor.
Kazancının karşılığında vergi ödemesi gerekenler ödemediği için sıkıntı var. Gelen af da, o yüzden onlara geliyor. Bir de, afların en büyük dezavantajı şu: Vatandaş buna alışıyor, ödemekten imtina ediyor.
Peki, bu aflar ya da yeniden yapılandırmalarda konulan hedeflere ne kadar ulaşılmış?
En son 6736 sayılı, 2016 Kasım ayındaki düzenleme. Devlete vergi borcu olan 6,3 milyon vatandaşın 4,8 milyonu yapılandırmaya başvurmuş. Toplam yapılandırılan tutar 77,6 milyar TL. Rakam çok ciddi. Neredeyse bizim geçen yılki vergi gelirimizin 7’de 1’i kadar. Bunlar, “Ben bu imkândan yararlanmak istiyorum” diyenler. Ne olmuş bugüne kadar? Yani tahsilat ne kadar? Daha önceki yeniden yapılandırmaların ortalaması yüzde 20 – 25 civarı. Ödemeyecek adam zaten temerrüdü de ödemez. Affı getirmenin artık bu ülkede mantığı kalmadı. Af doğal bir hâl aldı.
İktisatçıların görüşü, vergi aflarının her kuşakta bir kez görülmesidir. Biz de her kuşak 2 yılda bir görüyor.

“4 bin lira brüt maaşınız varsa vergisiz kazancınız 1500-1600 lira”
Ücretli üzerindeki vergi yükü nedir?
Yine örnek üzerinden gidelim. Brüt maaşınız 4 bin TL olsun.
vergi calısan grafik
Ele geçen net maaş 2860 TL. 1140 TL’ye ne oldu? Yüzde 15 SGK payı, yüzde 15 gelir vergisi, binde 7,59 damga vergisi kesintisi yapıldıktan sonra ele geçen 2860 TL. Yani, siz aslında her ay maaşınızı daha görmeden 1140 TL vergi ödüyorsunuz. Bitmedi. Elinize geçen 2860 TL’ye ile harcama yapacaksınız. Arabanıza yakıt, evinize temel ihtiyaç maddeleri, çocuğunuzun okul masrafını ödeyeceksiniz, ortalama yüzde 18 KDV, yüzde 20’de ÖTV olsun diyelim. Yüzde 40’a yakın da dolaylı vergi ödeyeceksiniz. 1000 TL’ye yakın da oradan vergi ödediğinizi düşünürseniz, aslında sizin vergisiz kazancınız 1500 - 1600 TL.
vergi asgari ucret grafik
Asgari ücrete bakalım. 1777,50 TL olan asgari ücretten ele geçen 1404 TL. 373,50 TL vergi kesintisi. Yapılan harcamalar sonucunda toplam ödediği, doğrudan ve  dolaylı vergi 769 TL.
Asgari ücretliden vergi alınmasa devletin gelir kaybı ne olur?
DİSK’in açıklamalarına göre, ortalama 6,5 milyon asgari ücretli var. Yani, 2 milyar 420 milyon TL. Devlet 2016 yılında sadece alkolden 8 milyar TL ÖTV toplamış. 6,5 değil, 26 milyon asgari ücretliden vergi almasa bunu karşılayabiliyor.
“Yatta, pırlantada 0 olan ÖTV, araçta yüzde 160”

Sistemi değiştirmenin yolları nedir?
Birinci yol, ÖTV’nin amacı lüks tüketimi vergilendirmek.
vergi otv grafikYatta, kotrada, pırlantada, elmasta sıfır olan ÖTV, güneş kreminde, parfüm, deodorantta yüzde 20, traş köpüğünde yüzde 6,7. Bir kere bunun düzeltilmesi lâzım. Okeyde, tavla taşında yüzde 20 ÖTV nedir? Ya da bir araçta yüzde 160 ÖTV nedir?
vergi grafikBugün sigarada toplam vergi yüzde 82. Yani 10 TL’ye satılan sigaranın 8 lira 20 kuruşu vergi. Yani bir paketteki 20 dal sigaranın 16 dalı vergiye gidiyor.
Dolayısıyla, gerçekten lüks tüketimi vergilendirieceğiz. Doğru ürünlere, doğru vergi uygulayacağız.
İkinci yol, beyanname veren mükellef sayısını artırmalıyız. Kayıtdışı ekonominin önüne geçmek zorundayız. Yani, denetim yapacağız. Adamın 3 tane dairesi var. Hepsinden 1000 TL kira geliri var, 3 bin TL gelir.  Elden alıyor kirayı. Ne beyanname var, ne bir şey. Bunun önüne geçeceğiz.
Geçeceğiz diyorum ama bir af kanunu geliyor, kira geliri 5 yıl yakalanmayan bir de gidip aftan yararlanıyor, 5 yılı temizleyip gidiyor. 6736 sayılı kanunla (2016 Kasım) ne oldu biliyor musunuz? Son 5 yılda elde ettiği kira gelirlerini hiç beyan etmemiş kişiler gidip sadece 3 bin 12 TL para ödedi ve 5 yılın incelenmesinden kurtuldu, hem de ne kadar kira geliri elde ettiğine bakılmaksızın.
Dolayısıyla vergi affı olmayacak artık. Adına yeniden yapılandırma desek de, demesek de.
Tahsilatı devlet mekanizması ile artıracağız. Yeri gelecek ödemeyen adama haciz  işlemi başlatacağız.
Beyanname veren sayısını hem kayıtdışılığın önüne geçerek, hem de ücretlilere beyanname verdireceğiz. 13 milyona yakın ücretli geliri elde eden vatandaş var. 
 
“Çocuğunu özel okula gönderen patronun vergi avantajı var, çalışanın 1 TL avantajı yok”
Neyi sağlar bu? O vergisini zaten düzenli ödüyor...
Ben patronum, siz çalışansınız. Ben çocuğumu özel okula gönderiyorum 30 bin TL para verdim. Ben beyannamemi verirken çocuğumu özel okula görderdiğim için beyannamedeki matrahımın yüzde 10’u kadar indirim sağlıyorum. Yani, vergisel avantaj sağlıyorum. Siz de çalışan olarak çocuğunuzu özel okula gönderdiniz, 1 TL avantajınız yok. Ben, servis ücretini, kırtasiye parasını da düşüyorum ayrıca. Neden? Beyanname veremediğiniz için.
Dört dairesi olan biri. Kira geliri elde ediyor. Çocuğunun özel okul parasını o kira gelirinden düşüyor. Kendisi kirada otuyorsa onu da düşüyor, konutu kredi ile aldıysa onu da düşüyor. O bu kadar avantajdan faydalanırken, siz cebinizden ödüyorsunuz.
Ülkede vergi sistemi şöyle kurulmuş: Çalışan şu kadara çalışırım diyor. Meselâ, “2 bin TL’ye çalışırım” diyor. Ama bunun brütü ne kadardır? Vergi dilimi nedir, ne kadardır bilmez. Niye bilmez, hep 2 bin lirayı alıyor çünkü. Patron yakınır bu durumda, 4 bin TL brütü, 4200 TL yapmak zorunda.
Brüt maaşta anlaşılsa, çalışan ülkedeki vergi yükünü hisseder. Deseydi ki 4 bin TL brüt maaş ile çalışırım, ocak ayında eline 2860 TL geçecek, haziran da 2600 TL, aralıkta 2300 TL. Ne oldu? Vergi dilimi değişti, yüzde 27’ye çıktı. Çalışan ve işveren arasında brüt maaş kavramı oturmadığı için, çalışan üzerindeki vergi yükünü hissetmiyor.
Bir de başka bir şey var. Gelir vergisi tarifesi yüzde 15’ten başlıyor. Yüzde 20, yüzde 27, yüzde 35’e kadar gidiyor. Milyon dolarlık futbolcunun ki sabit yüzde 15. Bugün çalışanın ücreti 6 ayda yüzde 20’lik dilime giriyor. Asgari ücretli bile son 3 ayda yüzde 20’lik dilime giriyor. Futbolcu 10 milyon dolar transfer parası alıyor. Adı ücret. Gelir vergisi kanununun geçici 72. maddesi ile sabit stopaj yüzde 15. Onu da kulüp ödüyor. Futbolcu 1 TL vergi ödemiyor. Bu arada kulüp de ödemiyor aslında.

2014 yılında futbol klüpleri de yeniden yapılandırmadan yararlanmıştı...
Evet, doğru hatırlıyorsunuz. Şimdi 6736 sayılı yasada (2016 Kasım) klüplere özel 72 taksit vergi affı getirildi. Spor gelişsin diye. Spor gelişsin de tarım körelsin mi? 166 spor kulübü 552 milyon TL yapılandırmaya gitti ve silinen borç tutarı toplamda %56 oranında.
Futbolcu vergisi, Fransa’da yüzde 40’larda, İngiltere’de yüzde 50’lerde, Almanya’da yüzde 45’lerde, Yunanistan’da yüzde 40’larda. Bugün sen Messi olarak 10 milyon dolar aldıysan, 5 – 5.5 milyon doları İspanya hükümetine ödüyorsun.
Dikkat edin, dünyadaki popüler futbolcular 33 – 34 yaşına geldi mi Türkiye’ye gelirler. Ronaldo’sundan tutun, Alex’ine kadar. Son darbeyi Türkiye’de vururlar geçerler, hiç vergi ödemezler. Türkiye Cumhuriyeti sporcular için vergi cennetidir. Hiç 24 yaşında gelen Messi gördünüz mü? 25 yaşında kariyerinin zirvesinde Ronaldo gördünüz mü Türkiye’de?
Kaynak: Al Jazeera
Devam�n� Oku