özgürlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
özgürlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ahlaklı yaşamın sırları


Dünkü yazının amacı şiddeti savunmak mıydı? Değildi. Şiddet karşıtı argümanların iç çelişkilerine işaret etmekti sadece. Bundan “aa demek ki şiddet iyiymiş” sonucu çıkmaz. Ne çıkar? Mesela “farklı argüman bul öyle gel” sonucu çıkar. “Demek ki bazen iyiymiş, ölçütü daha iyi tanımla” sonucu çıkar. “Ya şöyle derlerse ne cevap veririz düşündün mü” sorusu çıkar. “O platform yetersiz, başka zemin bulmalıyız” önerisi çıkabilir.
Yazı başlıklarını çoğu kez gıdıklayıcı olsun, okuttursun diye atıyorum. İçerikte daha ağırbaşlıyım. Sadece sondan bir önceki paragrafta “Hatta bazen güzeldir” cümleciğini dayanamadım ekledim. Soyut anlamda şiddet övgüsü içeren tek ibare odur olsa olsa.
*
Ne diyor yazı? Bir kere, “ay şekerim şiddet çok kötö, hepimiz karşıyız” söyleminin özünde düzenden yana, var olan güç ilişkilerini kutsayıcı bir ideolojik söylem olduğunu söylüyor. Bazen mi, her zaman mı? Sınırı nedir? Bilmem, tartışırız.
İki, anti-şiddet söyleminin en temel çelişkisine işaret ediyor. Farzedin şiddete karşıyız. Dünyadaki şiddeti bertaraf edecek ya da azaltacak şiddete de karşı mıyız? Karşıysak demek ki şiddete karşı değilmişiz. Bu çelişkiyi anlamadan insanlık tarihindeki feci ve tüyler ürpertici olayların hiç birini anlayamazsınız. Karınca incitmekten ürken makul insanların vakti gelince nasıl canavara dönüştüğünü kavrayamazsınız. Kavrayamayınca da “şiddet mi, ayy nefreth ederim” söylemi kokteyl gevezeliğinden ileri gitmez. Bakın, dinleyin, o cümlenin içinde kıvrılmış yılan gibi yatıyor çelişki: ... nefreth ederim, tecavüzcüleri yağlı kazığa oturtalım, dilim dilim doğrayalım!
Yazı devam ediyor. İki soru daha soruyor. Varlığına yönelik saldırıya nasıl cevap vereceksin? Cevabı kolay gibi görünür ama tuzak sorudur. Çünkü varlığın hiçbir zaman bedeninle sınırlı değildir. Kolektif varlığına saldırı olursa ne cevap vereceksin? Sevdiklerine, canından aziz bildiklerine saldırı olursa ne cevap vereceksin? Onu bırak, hiç bilmediğin birine haksız ve alçakça bir saldırı olursa ne yapacaksın?
Son olarak, daha tereddütlü bir mesele. Olmuş bitmiş şiddetin karşılığı ne olmalı. Tabii ki akıl yolu varsa akılla gitmek en doğrusudur. Hukuk varsa hukukla gitmek çoğu zaman daha etkili ve ahlaken daha temizdir. Kısasa kısas kötüdür. Peki. Lakin kısasa kısası büsbütün lağvedebilir misin? Edersen, ahlaki duyarlığı körelmiş, zombileşmiş insanlar ve zulme direnme yeteneğini yitirmiş bir toplumdan başka elinde ne kalır?.
*
“Her ahlaki önermenin mantıki sonucuna götürüldüğünde çelişkiye düştüğünü, dolayısıyla tutarlı bir ahlaki sistem kurmanın imkansız olduğunu (19 yaşındayken) fark ettim” diye yazmıştım bir tarihte. Ciddi konulara değinen hemen her yazımın içinde bu fikir bir yerlerde mutlaka saklıdır. Halim-Selim’de de epey değindim.       
Her ahlaki arınma teşebbüsünün, her dini uyanış hareketinin kaçınılmaz akıbetidir. İyiliğin sırrını keşfettiğini sanırsın. Emin olursun. Eşini, dostunu, müritlerini inandırırsın. Dünyan ışıkla dolar: Cennetin anahtarları artık sendedir. Sonra birileri seni kıskanır, cemaatine çomak sokar. O zaman delirirsin. Hakikati her ne pahasına olursa olsun savunma sevdasına düşersin. Cemaatini korumak için icabında zora ve kumpasa başvurursun. Yetmezse soygun ve cinayet dahil her şeyi yaparsın. O uğurda yaptıklarını haklı ve meşru bulmaya başlarsın. Vicdanını yitirirsin. Hakikati bulduğunu zanneden insan kadar tehlikeli mahluk yoktur dünyada.
Örnek mi dediniz? Buyur Müslümanlık. Buyur Hıristiyanlık. Buyur komünizm. Buyur Fransız ihtilali. Küçült ölçeği, kendini düşün. Şirket kurup başarıya ulaşan arkadaşlarını düşün. Örgüte katılıp “temiz” yaşamaya ant içenleri düşün. Materyalizme sırtını dönüp hippi olmaya niyet edenleri düşün. Doğru yolu bulduğunu zanneden, o gün yoldan çıkmıştır.
*
Nedir peki önerdiğin çözüm hocam?
Yok basit bir cevabım. Belki de hiç yoktur bir cevap, düşüne düşüne sonunda oraya varacağım, dur bakalım. Şimdilik birkaç tutunabilecek birkaç dal görüyorum hala. Biri ironi kavramıdır. Yani neye inanıyorsan inan, ironiyi elden bırakmadıkça, yani kendini hafiften tiye almayı başarabildiğin müddetçe çok fazla yanılmazsın. Biri özgürlük kavramıdır. Aklın ve vicdanın özgürlüğünü maksimize etmeyi şiar edinirsen, tüm tuzaklardan olmasa da sıradan insanların düştüğü tuzakların çoğundan kendini daha iyi koruyabilirsin. Biri medeniyet kavramıdır, farkındaysanız son yıllarda artan oranda dilime dolanan bir kelime. Büyük siyasi olayları değerlendirirken “medeniyete faydası ne, zararı ne” diye sormak, sanılanın aksine, birçok soruya sağlıklı cevap vermeyi sağlayabilirmiş gibi geliyor bana. Kişilere ya da gruplara faydasını/zararını sormaktan daha verimli bir yol en azından.

Ama tabii büsbütün yanılıyor da olabilirim.
Devam�n� Oku

Eğitim konusuna devam


Okullarda mutlaka marangozluk kursu olmalı. Hayatta herkese lazım olacak sanatlardandır, ayrıca terapi işlevi vardır.
Esnaflık ve dükkancılık kursu şart. Çağdaş kölelikten bir gün kurtulmak istersen işe yarar. Basit muhasebeyi de buna katalım.
Startup girişimcilik kursu hayırlı olur. Yüz kişide biri ikisi faydalansa memleket çiçek olur.
Kodlama kursu olmazsa olmaz. Altın bileziktir, mutlaka bir gün işe yarar. Yaramasa da berrak ve sistemli düşünmeyi öğretir.
Yemek pişirme kursu mutlaka gerekir. Hayat boyu kendine ve etrafındakilere mutluluk verebilmeni sağlar. Bence kadınların ve hatta erkeklerin ve diğer cinslerin bu kursu görmeden evlenmeleri yasak olmalı.
Teorik matematik lazım. Soyutlama yeteneği olanların o yeteneği geliştirmesi için faydalı. Ayrıca zevkli diyorlar.
Hukuk kursu orta 1’den itibaren olmazsa olmazlardan biri. Yalnız mahkemeyle avukatla işi olacaklar için değil, insan bilimlerinin temelidir. Medeni toplumda kavga nasıl yapılır ve nasıl çözülür sanatını bilmeden hayat yaşamaya değer mi?
Oto tamirciliği kursu önemli. Özgüven kazandırır. Elini yağa bulamaktan korkmamayı öğretir.
Sanat tarihi kursu kesin şart. Güzeli çirkinden ayırabilmekten daha önemli beceri var mı? Olmadı fotoğrafçılık kursu verirsin, bakmayı ve görmeyi öğrenir.
Kuran kursu da olsun. O taraklarda bezin olmasa dahi bilmek ve tanımaktan zarar gelmez.
Temel tarım ve hayvancılık eğitimi herkese lazım. Yarın sistem çöküp millet aç kalırsa hayata tutunman buna bağlı olacak.
Herkes bir enstrüman öğrense iyi olur. Her türlü insan ilişkisini güzelleştirir, sevgili bulmaya bire birdir.
Ayrıca futbol, satranç, inşaat, kimya laboratuvarı, hitabet, münazara, gazetecilik, basit tıp ve sağlık bilgisi. Bunlar herkese lazım olan sanatlardan, kursları olmalı.
Ayrıca borsa. Ayıca ülkeler coğrafyası. Ayrıca bebek bakımı. Ayrıca dağcılık ve doğa yürüyüşü. Peki, tamam, ayrıca yüzme.
Bunlar olsun. Mümkünse her okulda olsun, ya da okul sistemi bunları az çok herkese temin edebilecek şekilde genişletilsin. Kurs vericilerin bakanlık memuru olmasına hiç gerek yok, belki basit bir ön sınav dışında sertifikasyona da gerek yok. Yerel yönetim ya da okul yönetimi ya da okul aile birliği, yetkili hangisiyse, civarda bulabildiği kadarını bulur, bulamazsa bütçe yaratıp büyük şehirden ya da Yeni Zelanda’dan insan getirtir. Belki öğrencinin her dönem bir veya birkaç kurs alıp tamamlaması şart koşulur. Günün yarısı bunlara ayrılır.
*
Lakin kamu eğitiminin asıl işi bunların hiç biri değildir. Zorunlu genel eğitimin TEK konusu okuma yazma eğitimi olmalıdır. İlkokul birden üniversite lisans eğitiminin son yılına dek eğitimin vageçilmez olan tek unsuru ve ana ekseni okuryazarlık üzerine kurulmalıdır. Olsa olsa temel aritmetik ve geometri ile İngilizce buna eklenebilir. Başka zorunlu ders olmamalıdır. Eğitimde bir merkezi kamu idaresi ve “öğretmenlik” diye bir profesyonel meslek olacaksa bundan başka bir şeyle ilgilenmemelidir. Geçende yazdım, tekrar edeyim. “Okul” ya da eski deyimle “mektep” adı verilen kurum, insanlığın evriminde yazı ile birlikte icat edilmiş bir olgudur; ancak yazı ortadan kalkarsa onunla birlikte ortadan kalkacaktır. Vazgeçilemez olan tek görevi okuma ve yazma öğretmektir. Öğrenciler kısa ve uzun metinleri okumayı, okuduğunu anlamayı, anladığını sözlü ve yazılı olarak ifade etmeyi, eleştirmeyi ve eleştirilmeyi, karşıt görüşleri tartmayı öğrenmeye mecbur edilmelidir. Bundan başkası ekstradır, olmasa da olur.
Akla gelebilecek her konu okuma yazma dersinde işlenebilir. Önemli olan konunun içeriği değildir. İnsanın evde ve mahallede öğrendiği sözlü dilin ötesindeki bir düzeyde, ya da level diyelim anlaşılsın, büyük kamu ile iletişim kurmasına imkan veren simgeler sistemini yorumlamayı ve kullanmayı öğrenmesidir. Okulun işi budur. Adı üstünde “oku lan”dan, okul. Bu işi yapmıyor veya yapamıyorsa olmasın daha iyi.
İnsanlığın eski çağlarında okuma ve yazma küçük bir yönetici elite mahsus sanatlardı. Dolayısıyla okul eğitimi de sadece elitler içindi. 19. yy’da genel ve zorunlu kamu eğitiminin norm haline gelmesiyle okuryazarlık bir ayrıcalık olmaktan çıktı, toplumun tümünü kapsaması hedeflenen bir ideal haline geldi. Toplumsal organizasyon bu ideale göre yeniden yapılandı. Sonradan, geç-19. yy’ın saplantıları olan fizik, kimya, biyoloji, genel coğrafya gibi konuların öne çıkması işi yolundan saptırmıştır gibi geliyor bana. Mühendisliği yeni din olarak algılayan bir çağın eseridir. Okulu global bir vatandaş/toplumdaş yetiştirme aracı olmaktan çıkarıp, esas işi küçük bir mühendis zümresini eğitmekle sınırlı bir meslek okuluna dönüştürmüştür. O zümreye dahil olamayanlar “yeteneksiz” sayılıp proleterliğe terk edilmiştir. Müfredat ta 1890-1900 sıfırlarda buna göre tasarlanmıştır. Yüz yıldan fazla zaman geçti, eskidiğini artık görmek lazım.
*
Önceki yazıda bunlardan söz ettim, ne faşistliğim kaldı sövülmedik ne elitçiliğim. Meğer neymiş? Eğitim özgür olmalıymış. Merkezleşmemeliymiş. Ben kim oluyormuşum elalemin çocuğuna ne öğretileceğini belirleyecek. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.
Net söyleyeyim. Eğitimde özgürlük diye birşey yoktur, hiçbir zaman da olmamıştır. Boş propaganda sloganlarına kapılıp kendinizi gülünç etmeyiniz.
İnsan evladı hayvan doğar. Sonra yontulur. Mensup olduğu “medeniyetin” normları beynine işlenir. Toplum içinde hem zararsız hem faydalı bir birey olarak yaşamanın usul ve adabına alıştırılır. Terbiye edilir. Evcilleştirilir. Bunu yaparken de çocuğa “ah yavrucuğum ister misin evcil olmak, istemiyorsan söyle, aman özgürlüğüne halel gelmesin” diye sormak kimsenin aklına gelmez, tarihin hiçbir çağında gelmemiştir ve bundan sonra da gelmeyecektir. Gelse zaten hepimiz ölürüz, dağdaki çakallardan farkımız kalmaz.
Eğitimde özgürlükten dem vuranların söylemek istediği şey başkadır. Sanırım üç ayrı başlık altında toplamak mümkün.
Bir, politik. Devletin eğitim politikasının çizdiği medeniyet çerçevesi ile toplumdaki çeşitli zümre ve sınıfların çocuklarına aşılamak istedikleri medeniyet anlayışı farklılaşabilir. Nitekim Türkiye’de şiddetle farklılaşmıştır. Bu durumda birileri, çocuğun eğitiminde devletten “özgürlük” talep edecektir. Ancak kastettikleri şey, çocuğun herhangi bir anlaşılabilir manada daha özgür olması değildir. Devletin tercihlerine karşı ailenin veya mahallenin normlarının belirleyici olmasıdır. Belli ölçüler içerisinde kalmak şartıyla haklı bir taleptir. Bence de Milli Eğitim politikası yerel ve zümresel taleplere karşı daha esnek olmalı, çeşide yer vermeli. Mesela imam hatip okullarına talep varsa imam hatip okulları da açmalı.[1]
İki, pedagojik. İyi bir eğitici öğrencinin zorlandığı noktalara duyarlıdır. Nereye kadar zorlayacağını, nerede rahat bırakacağını bilir. Kötü eğitici dangır dungur girişir, sıklıkla çocuğu evcilleştiremeden kırıp döker. Bu anlamda iyi eğitimin öğrenciye bir çeşit “söz hakkı” tanıdığını söyleyebilirsiniz. Bu hak eğitimin içeriğine ilişkin değildir; olsa olsa temposuna ve üslubuna dairdir. “Eğitici” unvanlı yüz binlerce cahil hayvan barındıran Türk milli eğitimine yönelik özgürlük taleplerinin bir kısmı, işin işte bu yönüyle ilgilidir. Maksat “çocuğum istediği eğitimi seçsin, istediğini öğrensin, istemediğini öğrenmesin” değil. “Çocuğum devletin değil benim istediğimi öğrensin” de değil. “Kırma, öküz, çocuğuma insanca konuş!”
Üç, ne diyelim, aksiyolojik diyelim, yani öğretilen değerlerin niteliğine ilişkin. Bunu yeni yeni kavrıyorum, dur bakalım iyi ifade edebilecek miyim.
Biliyorsunuz liberal eğitim denen bir şey var. Öteden beri İngiliz ve Amerikan kolej sisteminin özüdür, 20. yy’ın son çeyreğinde bütün dünyada giderek artan revaç buldu. Liberal demek normalde “özgür” demektir, ama buradaki hadise o değil başka şey. Kökü 18. yy aristokrasisine dayanan bir elit eğitimi metodudur. Öğrenciye doğrudan bir “doğru doktrin” empoze edilmez. Belirli konularda dikkatle seçilmiş alternatif öğretileri inceleyerek tartışması istenir. Seçenekler asla sınırsız değildir. Çünkü aklı başında herkes bilir ki tüm görüşler eşit değerde değildir; kimi cehalet ürünüdür, kimi mantıksızdır, kimi ahlak yoksunudur, kimi elde edilmeye çalışılan medeniyet çerçevesinin temel değerlerine aykırıdır. Tartışmaya değer olan görüşler önceden tartışılmış ve makul insanlarca savunulmuş olan görüşlerdir: Eflatun mu Aristo mu? Realizm mi nominalizm mi? Kapitalizm mi sosyalizm mi? Allah var mı yok mu?
Şimdi hiç kalkıp da bana böyle özgürlük mü olur, işte kandırıyorlar çocukları filan demeyin. Enfes bir eğitim yöntemidir. Farklı ve zıt görüşleri kavramayı, tartışmayı, rasyonel argümanlar üretmeyi, rakibi akıl zemininde alt etmeye çalışmayı öğretir. Çok seslilikten korkmamaya alıştırır. Muazzam bir disiplindir. O tezgahtan geçmiş olanlar, yarın hiç bilmedikleri görüş ve olgularla karşılaştıklarında da nispeten açık yüreklilikle onlarla yüzleşme becerisi kazanırlar. Azgelişmiş eğitim sistemlerinin mezunları gibi zoru görünce topu taca atmak, yahut eskimiş doktrinlerde ahmakça ısrar etmek, ya da farklı söyleyenlerden ödü kopup kafalarını kesmek gibi davranış bozuklukları sergilemezler.
Ama daha mı özgürdür? Sanmıyorum. Özgürlük işin daha ziyade reklam faslı gibi geliyor bana. Kelimenin tam anlamıyla elit eğitimidir. İyi karar verici yetiştirir. Ama sınırları özenle çizilmiştir. Ancak sınırları özenle çizilmiş bir tartışma çerçevesi varsa başarılı sonuç verir. Yoksa ipini koparmış deli dana gibi boş laf çayırlarında koşuşup kaybolur. “Özgürlük” sloganını fazla ciddiye alan yeni yetmeler – ve onların popülerlik sevdalısı korkak hocaları – yok efendim toplumsal cinsiyetmiş, victim studiesmiş, Derrida’ymış, safe space’miş gibi deli saçmalarını hakikat zannetmeye başlarlar. Sonuçta kendilerini toplumdan tasfiye etmekle kalmazlar, eğitim kurumunu, bilhassa üniversiteyi, toptan marjinalleşmenin eşiğine getirirler.




[1] Doğal olarak Cihangir semtinde, misal, hayvan okşama yahut yoga dersi de talep edebilirler. Diyarbakır’da Kürtçe eğitim de isteyebilirler. En doğal haklarıdır. Tıpkı imam hatip gibi. 

Devam�n� Oku

Hapse ve özgürlüğe dair

2015 ilkbaharında, bugün yarın çıkarım beklentisine girdiğim günlerde hayalim bisikletime atlayıp Santiago de Compostela’yı ziyaret etmekti. Fransa’da bir yerden, ya da belki İtalya’dan başlanır, Chaucer'in hacılarının izinde, bir bir buçuk ay içinde İspanya’nın kuzeybatı ucuna varılır. Hatta Etyen’e de bir not yazdım, o yazıları yazmayı artık bırak, ruhunu taksiratından arıtmak için gel yolun hiç olmazsa bir kısmında bana katıl diye. Olmadı tabii, çıkışıma üç beş gün kala altı yıl ek cezayı çaktılar. Ertesi sene bir de ne görelim? Kızım İris Barselona’dan çıkıp yürüyerek Santiago’ya gitmeye karar vermiş. “Kopya çektin mızıkçı” dedim. Yemin etti ki benle hiç böyle bir muhabbet geçmemiş, benim niyetimi bilmiyormuş, tamamen kendi kararıymış, Coelho’nun kitabını okuyunca aklına girmiş.

Evladın yapınca peşinden gitmek olmaz, taklit olur. O yüzden o proje yattı, ya da ertelendi.

Compostela’da umre farizasını ifa ettikten sonra güneye saparım diye düşündüm. Para az, hatta o günlerde bazı nedenlerle hiç yok görünüyor. O zaman, altmış senedir hayalini kurduğun şeyi nihayet yap, Marakeş’e git, altı ay, bir yıl, beş yıl, gücün ne kadar yeterse, Büyük Meydan’da dilen. Onca insan yapabiliyor, sen niye yapamayasın? Yapamıyorsan acizsin demektir, güç ve beceri gösterilerin palavradır, alışkanlıklarının esirisin, konforlarının müptelasısın. Ötekiler gibi bir kölesin. Yuh!

Birkaç hafta boyunca kesin kararlıydım, kendimi manen yeni kariyerime hazırladım. Beni tek düşündüren şuydu: tek bir yaşama, tek bir kimliğe hapsolmak beni bunaltır. Kafesteki maymun gibi hissederim. Gündüz dilenciysem gece software yazmam ya da yatırım danışmanı olmam lazım, yoksa fıttırırım. Dilencilik de böyle bir çeşitliliğe izin veren bir yaşam değil muhtemelen.

Peki, öyleyse bir dener, olmazsa güneye devam ederiz. Mali’de esir tüccarlığı? İşte hayallerimin mesleği! Esir tüccarlığı olmaz, yapamam, ama mülteci ve göçmen nakliyeciliği pekala olur, Mali de o sektörün önde gelen ülkelerinden biri. Bir sürü makale getirtip okudum, o işte iyi para olduğu kanısına vardım. Haftada bir beraber spora çıktığım koğuşta göçmen işinden yatan birkaç kişi vardı. Onlardan tüyo aldım, işin püf noktalarını anlamaya çalıştım. Gözüme makul göründü. İyi kazanırsam parayı alır çıkar mıyım? Yoksa milis kuvveti kurup... Bekle, zaman gösterir.

Arthur Rimbaud, gençken Fransızcanın en uçuk şairi, sonra Endonezya’da paralı asker, inşaatlarda ustabaşı. Otuz yaşındayken Habeşistan’ın Harar kentine yerleşip kahve ve silah ticareti yaptı. Etiyopya’dayken sırf onun evini görmek için Harar’a gitmeye niyetlenmiştim. Kuzeydeki manastırlarda uzun süre takılınca vakit yetmedi.

Gine denilen ülkede altın madeni işine girmiş bir teyzeoğlu var, bir keresinde rehin alıp bir yıl bir sefil otel odasına hapsettiler, buna rağmen orada kaldı. Belki onun yanına uğrarım. Ama yok, çenesi çekilmez.

*
Alışkanlıklar insanın hapishanesidir. İnsanı bir kimliğe ve bir yaşama hapseder, ufkunu daraltır, ihtimallerini kısar, ruhunu küçültür, omuzlarını çökertir. Onlarsız yaşayamazsın: çıldırır ve kaybolursun. Onlarla da yaşayamazsın: solar ve ölürsün.

Cezaevi garip bir deneyim. “Normal” yaşamınla – yani alışkanlıklarınla – bağını tak diye kesiyorlar. İki seçenek var önünde. Ya “ah alışkanlıklarım, vah alışkanlıklarım (işim, eşim, aşım vb.)” diyerek aylar ve yıllar boyu ağlayacaksın. Ya uykundan uyanacaksın ve fark edeceksin ki, a aa, eski alışkanlıkların olmadan da yaşanıyormuş. Korkunç derecede tehlikeli bir uyanıştır bu. Rulman dağıtabilirsin. Seri katil veya sanatçı da olabilirsin. Seri katil dediğin ne ki? Alışkanlıklarını aşmış bir adam.

O yüzden gerçek ve uzun soluklu cezaevi deneyimi olan insanlar o deneyimi anlatmayı pek sevmezler. Cezaevi heyulasını sıradan korkular ve abartılmış üzüntülerle anan dostları belli belirsiz bir gülümsemeyle dinlerler.

Alışkanlıkları aşmak demek sevdiğin ve değer verdiğin ve önemsediğin şeyleri terk etmek demektir. Dünya ile arana mesafe koymaktır. Yalnızlaşmaktır. Belki bir ölçüde bencilliktir. Aynı zamanda özgürleşmektir. Desem ki cezaevi özgürlüktür, biraz abartıyorum belki, ya da bir epigram uğruna hakikati azıcık deforme ediyorum, ama düşünürsen çok acayip bir gerçek payı var orada.

1986’da askeri mahkemede 42 yıl hapis istemiyle tutuklandığım gün, yıllardan beri şehvetle içtiğim sigarayı pat diye bırakmıştım. Bu sefer neleri nereye kadar terk ettim henüz bilmek için erken, ama geldiğimden beri dört aydır bir gün bile Şirince’yi düşünmemiş olmam acaba bir işaret midir?

*
Sonuçta ne kadar atarsan at, bazı ipler seni hala tutmaya devam ediyor. Sözlüğe aylar ve yıllar boyu emek verdim, azıcık işi vardı, yarım bırakamazdım. Yumuldum, ha bugün ha yarın derken üç ay onunla uğraştım. O üç aylık çaba birtakım alışkanlık ağlarını ince ipliklerle yeniden ördü. Birçok insanlar geldi, hocam şu konuyu da anlatsan, patron şu işi de halletsen, oğlum şunu eksik bırakmışsın bırakmasan dediler. E, nazik bir adamım aslında, kimseye kolay hayır diyemem, etrafımda yavaş yavaş bir yükümlülükler ağı oluşmaya başladı. Ev lazımdı. Ev ararken eski huylar depreşti, ev bana yetmez köy lazım noktasına geldim. Hoş geldiniz Sevan Bey.

Bunların hepsi özgürlükten kaçıştır, biliyorsunuz. İnsanoğlu alışkanlıklarından kolay kurtulamıyor. Başından attığın her şey bir süre sonra geri geliyor. İyi de ediyor sanki. İnsanın alışkanlıkları konforlu şeyler, eski bir pijama gibi yumuşak ve ılık. Onlarsız yaşamak da, doğrusunu istersen, çekilir iş değil.

Devam�n� Oku