siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Liboşlar çeşit çeşit


Siyasi ve ahlaki bir ideal olarak Liberalizmi tartışmayacağız. Bireyin akıl ve vicdanının özgürlüğünden daha önemli bir dava ben tanımıyorum; o davayı bilmeyen ve benimsemeyenle hangi zeminde ne tartışılabilir, onu da bilmiyorum.
Kolektif kimlik, aidiyet, sadakat, dayanışma, vatan, ecdat ve saire de lazım, inkar etmem. Ama bunları kanının son damlasına kadar savunacak milyonlar her zaman bulunur. Fikir ve eylemiyle insanlığa örnek olmayı önemseyenlerin yeri orası değildir, Sokrates’le beraber baldıran zehiri içenlerin yanıdır.
*
Neoliberalizm veya kısaca Liberalizm adı verilen ekonomik teoriler manzumesi 1970’lerde Şikago Üniversitesinde Milton Friedman çevresinde şekillendi, 1980’lerde Reagan ve Thatcher önderliğinde dünyaya egemen oldu. Gerekli ve neredeyse kaçınılmaz bir şeydi. Dünya Harbinden sonraki 30 yılda Batı ülkelerinin izlediği sınırsız sosyal dayanışma politikaları devleti aşırı derecede büyütmüş, girişimciliği kösteklemiş, Batı dünyasını topyekün iflasın eşiğine getirmişti. 74’te başlayan petrol krizi o yolun çıkmaz yol olduğunu gösterdi. Çözüm arandı, burada bulundu. Devleti küçült. Sermaye üzerindeki vergi yükünü hafiflet ki yatırıma yönelsin. İçte aşırı yükselmiş ücretleri indiremiyorsan, yatırımı daha ucuza işçi çalıştırabileceğin üçüncü dünya ülkelerine aktar.
Dara girmiş tüccar siyasetiydi. Gerçekçi bir alternatifi var mıydı bilmiyorum. Sakın sosyalizm demeyin bana: zaten problem sosyalizmdi, çözüm değil. Sosyalizm demek – şairlere kulak asmayın siz – daha az yatırım, daha çok tüketim demek. Eldeki parayı sermayeye yatırmak yerine işçine ücret olarak dağıtmak demek, ki işçin gitsin eğitime, sağlığa, çamaşır makinesine, gazoza harcasın. Peki paran bittiyse ne yapacaksın?
Diğer sorun aç dünyanın uyanmasıydı. Düne kadar taş devrinde yaşamış ülkeler “kalkınma” hırsına kapılmıştı; Batı’ya yığılmış kaynakların bir kısmı oraya aktarılmazsa, Soğuk Savaş şartlarında nerelere sapacakları belli olmazdı. Aktarıldı. Bir kısmı astronomik olarak artan petrol fiyatları yoluyla petrolcü ülkelere aktı. Bir kısmı sermaye yatırımı yoluyla Doğu Asya’ya, sonra Türkiye dahil öbür orta karar ülkelere transfer edildi. O işin olması için uluslararası ticaretin ve sermaye hareketlerinin liberalleşmesi, yani serbest bırakılması gerekliydi. Bırakıldı. Dünya tarihinde görülmemiş “kalkınma” son kırk yılda bu sayede yaşandı. Dubai’sinden Kuala Lumpur ve Şanghay’ına kadar, yüzlerce yeni metropol, binlerce hava alanı, on binlerce gökdelenle dünyamız şenlendi.
Sermaye aç ülkelere akıtılmasa ne olurdu? İki şey. Ya aynı sermaye, dünyanın dört bucağında tutuşacak ihtilal ateşlerini söndürmek için beslemeye mecbur olacakları ordulara akardı, eninde sonunda ateşin sorumlusu işte bunlardır denip Sovyetler ve Çin’le papaz olunurdu. Ya da sermaye o yerlere gitmese o yerler Batı’ya giderdi, hiçbir sınır güvenlik tedbiri de o insan selini durdurmaya yetmezdi. Nitekim şimdi sermaye akımı zayıflayınca aynen öyle oluyor.   
Sonuç: Batı battı. Bir tek Almanya, Doğu Avrupa’yı sömürgeleştirerek kendine nefes payı açabildi. Fransa, İngiltere tükendi. ABD, nüfusunun küçük bir dilimi Karun kadar zengin, geri kalanı ecel paniğine kapılmış bir sanayi çölüne döndü.
Friedman’cıların öngörüsünün aksine, vergileri kısınca sermaye sahipleri yatırıma yönelmedi, ranta ve tüketime yöneldi. Yatırım yapıldıysa, bürokratik ve ideolojik engeller batağına batmış Batı’da değil, çok daha büyük kar fırsatları sunan aç ülkelerde yapıldı.
Devleti küçültmek için alınan tedbirler işe yaramadı. Aksine tüm dünyada kamu bürokrasileri tarihte eşi görülmemiş ölçüde devleşti, kontrolsüz bir kanser gibi toplumsal bünyeyi yutma noktasına vardı. Adım adım fark edildi ki, ekonomik özgürlük ve “kalkınma” uğruna geleneksel toplum dokularını tahrip edersen devlete olan gereksinim azalmaz, artar. Kontrolden çıkan anomi (kuraltanımazlık) eğilimlerini bastırmak için devasa polis ve cezaevi teşkilatları beslemen gerekir; sağlık ve emeklilik bürokrasileri hiçbir toplumun makul yollarla altından kalkamayacağı ölçüde büyür; yalnız ve çaresiz kalan insanlar kendilerini dinî cinnet hareketlerine kaptırdıkça, her yıl başka bir meczuplar cemaatini terörist ilan edip kılıçtan geçirmeye mecbur kalırsın.
Aç ülkeler olağanüstü bir hızla “kalkındı”. Kalkındıkça daha fazla elektrik, daha fazla petrol, daha fazla yol, otopark, uçak, metro, tatil, süpermarket, ayfon, gazoz isterisine kapıldı. Dünya yaşanmaz bir yer haline geldi. İç dengeleri iyi kurulmamış toplumlarda dehşet verici adaletsizlikler ortaya çıktı. Dün köyünde aç ve onurlu olan insanlar, dün tamah ettikleri ücretlerle şimdi elektrik faturasını ödeyemedikleri için köleden beter rezilliğe düştüler.
Bugün Batı dünyasında Neoliberal söylem iflasın eşiğinde görünüyor. Uygulamada neoliberal politikalara ciddi bir alternatif hala yok. Ama dün meydanlara çıkıp bunu göğsünü gere gere söyleyenler, şimdi saklanacak delik arayışındalar. Macron’un mumu da yansa yansa iki sene daha yanar.
Bizim gibi ülkelerin Neoliberalizmle derdi nedir, anlamak daha güç. Büyük ölçüde global (yani Batıdan esen) rüzgarın etkisidir diye düşünüyorum; moda yani. Ya da belki, bir ölçüde, “kalkınma” denilen hadisenin az önce değindiğim ahlaki ve toplumsal sonuçlarına duyulan haklı bir tepki vardır, mümkün. Yoksa Türkiye finans ve ticaret serbestliğinden Batı ülkeleri gibi zarar görmedi. Aksine, o sayede yirmi otuz yılda deliler gibi zenginleşti, “kalkındı”, bilmem kaç yüz milyar dolar bedava para gördü. Şimdi o serbestlik kalkınca başına neler gelecek ucundan gördük, devamı nasıl gelir göreceğiz.  
*
Bugünlük bu yetsin. Devam edersem eğer, Neoliberalcilerin çıkardığı gaddar savaşlara, Brezilya’daki yakışıklıyla komünist kızdan neden hoşlandığıma, Venezuela’nın neden battığına, sosyalizmin neden çözüm olmadığına değinirim.
Ya da başka konuya dalar unuturum.
Devam�n� Oku

Entel diye hor görme garibi, onun da bir kalbi var


Seyahat alışkanlığı bana babamdan sirayet etti. Daha ilkokuldayken “hadi gidiyoruz” deyip kendimizi Antakya’da, Konya’da, Kars’ta, Bafra’da, Amasra’da bulmuşluğumuz vardır. Sonra o iş bir tutkuya, daha sonra (gezi yazarlığı nedeniyle) bir tür mesleğe dönüştü. 81 vilayetin 81’inde, 890 küsur ilçenin galiba 750 kadarında, kırk bin köyün yarıdan fazlasında bulundum. Gittiğim yerde pasif bir seyirci olmadım. Köylü evlerine misafir oldum, oto sanayilerde geceledim, gözaltına alındığım karakollarda polisle can ciğer sohbeti yaptım, kaymakamlara misafir oldum, öğretmenevlerinde okey masasına dördüncü yazıldım. Şirince’de köy kurduğumu bilirsiniz; Van Gevaş’ta da kurmaya kalktım, aylarca o işin peşinden koştum. Şavşat’ta ve Urfa’da ve sayısız başka yerde otel danışmanlığı yaptım; Bursa ve Adana’da elektronik eşya bayiliği kuruluşuna yardım ettim; İzmir’de gece kulübü işlettim. Bakanlarla ve seri katillerle sohbet ettim. Ardeşen’de Laz yurtseverleriyle, Harran’da Arap aşiret erkânıyla aynı sofralarda bulundum. Bilen bilir, hepsinden bir şeyler öğrenmeye önem verdim.
36 yaşımdayken Anadolu’nun bir ücra dağ köyüne yerleştim. Yirmi küsur yıl orada yaşadım; maalesef artık ücra bir yer olmayışında emeğim vardır. 1986’da üç ay, 2001’da bir yıl, 2014’ten sonra üç buçuk yıl Türkiye’nin hapishaneleriyle tanışma fırsatını buldum. Bilmeyenin tahayyül edemeyeceği kültür ve kişilik düzeylerine sahip insanlarla soframı ve yatak odamı paylaştım.
Yani kalkıp da bana sen entelsin bu ülkeyi tanımıyorsun, bu halk şöyledir böyledir diye ders vermeye kalkmayın gözünüzü seveyim.
İyi kötü tanırım memleketi; tahminim hepinizin toplamından fazla tanırım. Ama ulusal kültürden yakınmak bana yeterli gelmediğinden, o kültürün sebepleri ve kurumsal altyapısı üzerinde de düşünmeye çalıştım. Belki yanılıyorum, ama asıl problemin yönetilenlerde değil yönetenlerde olduğu kanısına vardım. Çok cahil, temel ahlaki normlardan habersiz, kalbi nefret ve önyargıyla büzüşmüş bir zümredir. Resmi eğitim sistemi tamamiyle bu zümreyi üretmeye odaklanmıştır. Kendileri dışında kimseyi yönetime ortak etmemeye azimlidirler. Ülkede hepimizin az ya da çok algılayabildiği problemlerin kısaca TC adını verdiğimiz bu yönetim yapısından ve kadrosundan kaynaklandığını düşünüyorum.
Çok gençken “devrim” derdim. Sonra daha makul çözüm yolları üzerinde kafa patlattım; siyasi ittifakları, kurumsal değişimleri, ideolojik eleştirinin kümülatif etkilerini tartıştım; adımı yetmezamaevetçiye çıkardılar. Altmış senenin sonunda, sanırım bu ülkeyle uzun süre haşır neşir olan herkesin sonunda ulaştığı sinizm mertebesine ulaşıp “sikeceksin pezevenkleri, başka çare yok” diyorum. Bu sefer de vay şiddeti övüyor! diye millet ayaklanıyor.
Vallahi yaranamazsın.
Devam�n� Oku

Kime oy verelim


Arkadaşlarla tartıştıktan, görüşleri tarttıktan ve İnce'yi ekranda izledikten sonra vardığım yer:
İlk turda doğal olarak Demirtaş. İkincide RTE'nin karşısına kim çıkarsa o. (RTE'nin ilk turda elenmesi gerçekçi görünmüyor.)
CHP'ye günahım kadar güvenmem. İyi P. kadrosundan da Allah muhafaza. Ama iki olgu var ki önemsiz değil:
1) Ötekilerin kemikleşmiş gücünü kırmak lazım. Bunların o kadar güçlenmesi daha on sene sürer. Güçlü bir tekadam/lider olmadıkça on sene de yetmez.
2) İktidara gelmek ve iktidarda kalmak için muhtemelen HDP'ye muhtaç olacaklar. Dolayısıyla taviz verecekler. Açıkça olmasa da zımnen koalisyona alacaklar.
İnce düzgün şeyler söylüyor, akıllı birine benziyor. Gerçi politikacının işlevi halk ne duymak istiyorsa onu söylemektir, fazla kulak asmamak lazım. Ama evet, kabul, okey, "Kılıçdaroğlu veya onun atadığı biri seçenekse benim oyum Tayyip'e" pozisyonundan çark ediyor kulunuz.
Devam�n� Oku

Samos'tan görünen Türkiye

Müjgan Halis'e verdiğim röportaj. gazetekarinca.com 'da yayınlandı

1- Samos'tan nasıl görünüyor Türkiye?

Sisler içinde.

2- İzleyebildiğim kadarıyla, hem yazma telaşınız hem de turizm meşgaleleriniz sürüyor. Bir şirket kurduğunuzu okudum. Neler yapıyorsunuz orada?

Güzel bir köyde yüz küsur yıllık bir ev buldum, onun onarımına hazırlanıyorum. Çok sık misafirlerim geliyor; onları barındırmak için bir altyapı kurmak istiyorum. Zamanla belki burada birtakım akademik ya da yarı-akademik sohbet toplantıları düzenlemek mümkün olur. Türkiye’de herhangi bir kalifikasyonu olan herkes kapağı yurt dışına atma derdinde. Onların birkaçına dahi olsa güzel bir barınak ve bir sohbet ortamı sunabilsek kendimi mutlu sayacağım.

3- Hükümlüydünüz. Bir fırsatını bulup gittiniz. Sizden sonra, aralarında arkadaşlarınızın da olduğunu tahmin ettiğim epey kişi gözaltına alındı, tutuklandı. Birçok kişi sizin rotanızı takip etmek istediğini açıklıkla beyan ediyor, yani memleketten gitmeyi. Tarih bilginize güvenerek sormak istiyorum: Türkiyeliler, Avrupa banliyölerini dolduran sömürge ülkelerinin halklarına mı benzemeye başladı?

Şu aşamada daha çok Türklerin nitelikli kesimi göçüyor. O açıdan, sözünü ettiğiniz banliyö halkından farklı bir durum var şimdilik. Fakat Türkiye bugünkü rotasında devam eder ve bu rotanın kaçınılmaz akıbetiyle karşılaşırsa göçün çapı da niteliği de değişecektir. O zaman Suriyeli göçü, Afgan göçü çocuk oyuncağı gibi kalacak diye korkuyor herkes.

Siz bir ülkede adaleti kişisel kaprislerin ve mahiyeti belirsiz çete savaşlarının oyuncağı haline getirirseniz, konsensus arayışını terk edip ülkeyi terör ve tehditle hizaya getirme sevdasına düşerseniz, her gün televizyonlardan topluma nefret saçarsanız, sonuçta o ülke yönetilemez hale gelir. İki kere iki dört gibi bir şey bu. Yönetilemeyen ülkelere ne olduğunu Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Sudan’da, Yemen’de, Afganistan’da gördük. Türkiye’de görmeyiz demek aşırı iyimserlik olur.

4- Siz Türkiye solundan önemli bir ayrımla, memleketteki esas meselenin Erdoğan iktidarı değil, TC'nin kanserleşmiş yapısı olduğunu söylüyorsunuz. Bu tezinizi nasıl ayrıntılandırıyorsunuz?

TC devleti öteden beri kamu yönetimini ilgilendiren her ciddi sorunu vahşetle, zorbalıkla, yalanla ve tehditle bastırmayı gelenek edinmiş bir devlettir. Devleti temsil eden bürokratik yapı bundan başka dil bilmez. Kürt meselesindeki performansını görüyorsunuz. Geçmişte mesela gayrimüslim unsurlara ya da sol muhalefete tepkisi de farklı değil.

O yapı büyüdükçe büyüdü, toplumda kendinden başka hiçbir şeyi yaşatmayacak bir güce ulaştı. Ekonomik ve kültürel açıdan ülkeyi boğdu. İdeolojik dokunulmazlık kazandı. Cumhuriyetin kurucusu o yapının bir tür ikonu ya da kutsal simgesidir. O ikonu arkana aldığın zaman “devlet” adına her türlü puştluğu yapmakta, her türlü yalanı söylemekte mazursun.

2000’i izleyen yıllarda o yapı kısa bir an için sarsılır gibi oldu. Hepimiz ümitlendik. Sonra Erdoğan ve yoldaşlarını yuttu. Kendi bünyesi içinde eritti. Olay bundan ibaret.

5- Bir başka düşünceniz, yaşadığımız Türkiye'nin bu hale gelmesinin miladı olarak 2010 referandumunu görmeniz. Hatta ‘Erdoğan’ın ölüm uçuşu’ diyorsunuz. Ne değişti o referandumla?

Değişimi tetikleyen neydi emin değilim. Belki Erdoğan’ın müttefikleriyle arasının bozulmasıydı, ya da kendi iktidarına ve kişisel geleceğine ilişkin duyduğu kaygılardı. Fakat 2010 Eylülünü izleyen aylarda Erdoğan’ın söyleminde radikal bir değişiklik gözlendi. Erdoğan’ın geleneksel Türk devlet üslubuna ve söylemine teslim oluş süreci o günlerde başladı. 

“Ölüm uçuşu” dedim çünkü attığı her adımla biraz daha yalnızlaşıyor, kazandığı her başarıyla felakete biraz daha yaklaşıyor.

6- Yeni Türkiye diyenler ile eski Türkiye aklının bu kadar çabucak yan yana gelmesinde, iktidarın 'yenilik' kastından samimiyeti artık daha çok sorgulanır oldu. Aslında pek de samimi olmadıkları yani. Siz ne dersiniz?

Belki baştan beri gerçek bir değişime niyeti yoktu diyorsunuz. Ya da belki donanımı yetersizdi. Ya da kadrosu beş para etmez kasaba politikacılarından ve üçkâğıtçı çakallardan ibaretti. Olabilir. Mümkündür. Belki de iyimserlik bize iyi geldiğinden inanmak istedik.

Öte yandan siyasetçinin “samimiyeti” çok da önemli bir kriter değil bence. Siyasetçi, verili şartlarda en iyi oyun neyse onu oynayan veya oynamaya çalışan bir aktördür. 2002 ile 2010 arasında, Kürt meselesi, Kıbrıs meselesi, AB ilişkileri, yargı reformu, yerel yönetim reformu, askeri hegemonyanın bertaraf edilmesi gibi bir dizi hayati konuda bir açılım iradesi ortaya kondu mu? Kondu. Bazı ciddi veya ciddimsi adımlar atıldı. Yeterli sonuç alınamadıysa da bir beklenti ve bunun sonucu olan bir toplumsal dinamik yaratıldı. Şimdi bunların hepsi çöpe atıldıysa, bundan, samimi değillerdi, ya da niyet yoktu, ya da takiye yaptılar sonucuna atlamak şart değil, bir faydası da yok. Niyeti değil yapılanları tartışmak daha anlamlı.

Kaldı ki, tersi çıkarım da mantıken pekala mümkün. Ben mesela İslamcı olsam, öncekinin değil esas şimdiki durumun takiye olduğu kanısına da pekala varabilirdim. 

7- Şimdi manzara şu: Eskiden onurlu yalnızlık diye tabir edilen şey, içeride ve dışarıda somut bir yalnızlık oldu. ABD, Avrupa Birliği ile ilişkiler çerçevesinde baktığımızda, nasıl okuyorsunuz Türkiye'nin hamlelerini? Artık bir Avrupa Birliği ülkesinde yaşadığınızı anımsayarak yanıtlarsanız sevinirim.

Diplomaside onurlu yalnızlık diye bir şey bilmiyorum. Onurlu olan, saygı ve dostluk ile çevrelenmektir. Devletler masasında sözünü dinletebilmektir, vebalı muamelesi görmek değil. Türkiye’nin şu anki hali bu açıdan içler acısı görünüyor. Blöf ve şantajla, ve muhtemelen birtakım yasadışı işlerle saygınlık satın alabileceğini sanan bir külhanbeyi görüntüsü çiziyor Türkiye. Sanırım 1912 veya 1876’dan bu yana hiç bu kadar yalnızlaşmamış ve aşağılanmamıştı.

8- Yazılarınızı okuduğumda, esas mücadele edilmesi gerekenin Kemalizm olduğunu hatta sizin tabirinizle 'Kemalist hegemonya' olduğunu söylüyorsunuz. Ve siyasal İslam'ın buna bir tepki olarak doğup, büyüdüğünü savunuyorsunuz. Şimdi her şeyin tekçiliğe indirgendiği bir iktidarda hâlâ aynı fikirde misiniz? Buna tek millet de dâhil, dikkatinizi çekerim.

Biraz daha nüanslı bir şey söylemiştim sanırım. Türkiye’de medeniyeti ve özgürlükleri savunan insanların, Kemal Atatürk simgesinden kurtulmadıkça etkili olamayacaklarını, marjinallikten kurtulamayacaklarını söylemiştim. 1994’te Yanlış Cumhuriyet’i yazarken bunu söyledim, 2008’de Taraf’ta yazarken bunu söyledim, hala da bu görüşümü değiştirmek için bir sebep görmüyorum. 1930’ların bir diktatörü yirmi birinci yüzyılda çağdaşlığın ve özgürlüklerin bayrağı olamaz. Absürt bir düşüncedir. TC devletinin en zalim ve ahmak yüzüyle özdeşleşmiş bir simge, ülkenin bugün ihtiyacı olan taze nefesi sağlayamaz. Hatta o taze nefesin önünde büyük bir engeldir.

Siyasal İslam’ın kaynakları hakkında çeşitli şeyler söylenebilir. Ancak makul ve samimi olduğundan şüphe duymadığım pek çok genç insanın, Devlet ve Atatürk söylemine duydukları tepkiden ötürü o tarafa meylettiklerini bir olgu olarak biliyorum. O tarafta olan herkesin vahşi bir canavar olduğunu düşünmek hoşunuza gidiyorsa yapacak bir şey yok. Ama onları insan olarak görebiliyorsanız ve neden size o denli yanlış gelen bir çizgiye savrulduklarını merak ediyorsanız, belki önce kendi çizginizi sorgulamakla başlamanız faydalı olur.

9- Geçtiğimiz günlerde sorularımızı yanıtlayan Psikiyatr Cemal Dindar, insanların yıkım korkusu yaşadığından bahsetmişti, ölüm değil. Siz de Enver Paşa, Köprülüler, Üçüncü Napolyon örnekleriyle ülkelerini yıkan adamları hatırlatıyorsunuz. Durum onların fillerine bu kadar benziyor mu sahiden?

Son derece. Hatta Saddam Hüseyin’i, Kaddafi’yi, Nasır’ı da burada zikretmek doğru olur. Mussolini’yi de unutmayalım.

10- Suriye savaşı, bütün bölge ülkeleri arasında en çok Türkiye'nin tabiri caizse alaka gösterdiği bir gelişmeydi. Şimdi ise eskiden ağız dolu küfürle anılan Rusya'ya dönüp dönüp bakıyoruz, adeta büyük ağabey gibi. Bu kadar kısa sürede dış politika hattının değişip durması, size neleri düşündürüyor?

İşin iç yüzünü tam bilemediğimiz sürece her düşündüğümüzü ihtiyat payıyla düşünmek gerekir. Türkiye Amerikan ittifakından ve AB’den uzağa savrulunca, can havliyle Rusya’ya yaklaşma gayretine girdi. Bu politikanın akılcı temelleri var mıdır ve varsa nedir, tam anlamıyla bilmek henüz mümkün değil. Rusya Batı ittifakının alternatifi olabilir mi? Yoksa tek hedefi, eski Çarlık politikası gibi, potansiyel düşman olarak gördüğü güney komşusunu yalıtıp zayıflatmak mıdır? Zaman gösterecek.  

11- Malumunuz siz hapishanedeyken, birkaç seçim, bir referandum, çokça da katliam yaşadık. Şimdi önümüze 2019 diye bir takvim konuldu. Yeni bir 1923 ile mi karşı karşıyayız? Tabii o 1923’ün bir 1915’i olduğunu unutmadan soruyorum bu soruyu.

2019’da önemli bir değişiklik olacağını düşünmüyorum. Bu iktidar barışçıl yollardan değişmez. Kendi bünyesinde bir atılım yapabilecek takati kaldığına da inanmıyorum. Debelenmeye devam edecek, televizyonda her Allah'ın günü birilerine küfredecek, belki tam anlamıyla çıkmaza girdiğini hissederse Suriye’de veya başka bir yerde ufak bir savaş çıkarıp dikkatleri başka yere çekmeyi deneyecek.

12- Son sorum aslında başlarda sorduğum sorunun tekrarı olmasa da, çağrışımı olacak. Belki de bir sürü insanın kendi kendine sorduğu ve yanıtını bulamadığı bir sorunun yanıtını istiyorum sizden. Daha fazla hapis kalmamak için memleketi terk eden biri olarak, kalanlara ne diyorsunuz?

Akıl ve vicdandan nasibi olanlar için Türkiye dayanılmaz bir yer oldu. O tımarhaneden uzaklaştığım günden beri kendimi iyi hissediyorum. Türkiye haberleri izlemiyorum. Köşe yazarı da okumuyorum. Medeni ve güler yüzlü insanların arasında olmak bana iyi geliyor. Bazı toplumların mantıkla ve iyi niyetle de yürüyebileceğine olan inancım geri geldi.

Başkasının deneyimi ne olur bilemem. Sonuçta yabancı bir yerde, diline hakim olmadığın bir ülkede sıfırdan hayat kurmak kolay değil. Dünyanın hiçbir yerinde ekonomik koşullar çok parlak görünmüyor. Ben burada kalır, mücadelenin sertleşeceği günü beklerim diyenlere de saygım sonsuz.

Devam�n� Oku

Siyaset yaz dediler, işte yazdım

Israrla söylüyorum ki belanın başı Tayyip değildir, TC devletinin kanserleşmiş yapısıdır. Tayyip, namus ve vicdan sahibi her insanın yapacağını yapıp o yapıyla mücadele etmeye çalıştı. Başaramadı. Başaramayacağını anlayınca, namuslu insanların hicap duyacağı (fakat belki başka çare kalmayınca mecburen sergileyeceği) bir kıvraklıkla, düşmanın elini sıkıp ona iltihak etti. Hatta görünüşe göre kendi liderliğini ona kabul ettirdi. Gerçekten ettirdi mi, bakın ondan emin değilim. Yeniçeriyi kendi iradesine ram edecek kadar usta bir oyuncu mudur? Yoksa, imkânsız bir siyasi pozisyonda kendini tüketmesini bekliyorlar, zamanı gelince yılanın gömleğini atması gibi buruşturup bir kenara mı atacaklar? Yaşayan görecek.
Darbe mekaniği
Türkiye 1990’lardan 2009/2010 yılına dek ciddi bir darbe hazırlığının ve darbe tehdidinin gölgesinde yaşadı. “Darbe” derken 15 Temmuz gibi bir operet darbesi düşünmeyin lütfen (gece vakti helikopterden on adam iner, TRT’yi işgal edip spiker kızı rehin alırlar, Malatya komutanı telefonda yanlış kişiden emir alır vb.). Kalıcı bir şekilde iktidarı ele geçirmeye kararlı, bu uğurda güç kullanmaktan ve oluk oluk kan akıtmaktan çekinmeyecek organize bir yapı düşünün.
Failleri devletin güvenlik organları içinde çöreklenmiş, vatan-millet ve atam-yatam edebiyatıyla beyni pelteleşmiş bir zümreydi. Değişen dünyada iktidarlarını ve sosyal ayrıcalıklarını kaybetme korkusu içindeydiler. Bu korkularında haksız da değildiler. Varlıklarına yönelik en büyük tehditler Batı kaynaklıydı. Avrupa Birliği projesi onlar için ölümcül tehlikeydi; ABD’nin özellikle Clinton ve Obama dönemlerinde benimsediği liberal söylem, iktidarları için çürütücü asitti. Bir müddet için Batı’nın yerel müttefiki ve sözcüsü rolünü üstlenen Erdoğan hükümetlerini, bu nedenle, iblisin yeryüzündeki temsilcisi olarak gördüler. Önderlerini asmayı, kazığa oturtmayı, cesetlerini köpeklere yedirmeyi düşlediler. Kürt, Ermeni, Kıbrıs meselelerindeki açılımlarını baltalamak için ellerinden geleni yaptılar.
ABD yönetiminin belki bir kanadının, akıl almaz bir basiretsizlikle, Türkiye’deki yapısal dönüşümün taşeronluğunu saçma sapan bir tarikate yüklemeye teşebbüs etmesi darbecilerin ABD’ye yönelik nefretinin bir nebze olsa meşruluk kazanmasına yardımcı oldu. Batı’ya sırtlarını dönmelerinde, Batı dünyasının gerileyiş ve çöküşüne ilişkin birtakım rasyonel ya da yarı-rasyonel hesaplar da rol oynamış mıdır? Kestiremiyorum. 1945 sonrasında kurulan ABD-merkezli dünya düzeninin yirmi yıl içinde altüst olacağını hesaplıyorsan Türkiye gemisinin rotasını nereye kırarsın? Düşünmek lazım.
Her halükârda amaçları, Türkiye’nin yüz seksen yıllık Batı macerasına son vermekti. Bu uğurda, bunca yılın düşmanı Rusya’ya yönelmekten çekinmediler. Çin’e, İran’a dair fanteziler kurdular. Kayda değer bir üretimi ve doğal kaynakları olmayan, kalifiye kadrolarının tamamı ilk fırsatta yurt dışına kaçmaya hazır, ordusu son üç yüz yılda girdiği hemen her savaşı kaybetmiş bir ülkenin tek başına dünyaya meydan okuyabileceğine kendilerini inandırdılar. Bürokratik alemin ucuz hamaseti ve ahlaki yozlaşmışlığı dışında herhangi bir entelektüel donanımları yoktu. Vatan mevzubahis ise hakikatin, bilginin, tutarlılığın teferruat olduğuna inanıyorlardı. Çok cahildiler.
Batılılığın ülkedeki psikolojik temellerini tahrip etmek için, Türk milletinin genetik koduna işlemiş olan gâvur nefretini ustaca kaşıdılar. Türkiye’yi, kısa zamanda, Amerika ve Avrupa düşmanlığının bütün dünyada en yoğun biçimde kamuoyuna yansıdığı ülke haline getirmeyi başardılar. Batı düşmandı. Karanlık komploların ve gizli emellerin diyarıydı. İblis-savar olarak dağlara, tepelere ve meydanlara kazık gibi bayraklar diktiler. Zavallı Atatürk’ü, kâfir Batı’ya karşı açtıkları kutsal cihadın ikonası ve muskası olarak kullandılar.
O cihadın ateşi içinde, kanlı ve bozkurtlu bir tür İslami hamasetin memleketin hastalıklı muhayyilesini ele geçirmesi sizce şaşırtıcı olmuş mudur?
Yetmedi, ama evet
Bunlara karşı girdiği mücadelede ben Erdoğan’ın en azından bir noktaya kadar samimi olduğuna inanıyorum. Baştan beri onların adamı mıydı? Hiç tahmin etmediğiniz bir yönde mi yaptı takiyeyi? Sanmam. Gerçek dünyada hiç kimse o kadar şeytani planlar yapamaz, yapsa da sürdüremez. Her halükârda o habislere karşı Batı ittifakının temsilcisi olarak öne çıktığı sürece desteklenmesi doğruydu ve gerekliydi. Ben destekledim, oyumu da verdim. Saati 2007’ye yahut 2009’a çevirirsen gene aynı şeyi yaparım. Memlekette uygarlık (= Batılılık) davasını ciddiye alan aklı başında insanların ezici çoğunluğu da benim gibi düşündü.
Risklerin farkında değil miydik? Elbette farkındaydık. Zihinsel donanımı yetersizdi, öbürlerinin milli ve hamasi önyargılarından arınmış değildi. İyi bir taktikçiydi fakat uzun vadeli vizyonu yoktu. Kadrosu üçüncü sınıf kasaba politikacılarından ve vurkaççı çakallardan (ve Davutoğlu gibi boş kafalı zevzeklerden) ibaretti. Avrupa Birliği politikasında samimi miydi bilmiyorum. Fakat Kürt, Kıbrıs ve Ermeni meselelerini çözmek için samimi bir çaba harcadığından eminim. Ta 2014’ün ilk aylarına dek, Kürt diyarına barışı getiren adam olarak tarihe geçmeyi hayal ettiğini biliyorum. Hayalini gerçekleştirecek ufku, cesareti, kadrosu ve gücü yoktu yazık ki.
Tarihi rövaşata
Devletin içinde çöreklenmiş olan kanserli yapıyı almak için 2007’den itibaren büyük bir kavgaya girişti. Yapamadı. Neden yapamadı? Belki iradesi yetersizdi. Belki kanserli yapının ameliyat kabul etmeyecek kadar bünyeyi sarmış olduğunu anladı. Belki müttefiklerine güvenemedi, kendisine ihanet edeceklerini gördü. Dönüm noktası sanırım Eylül 2010 referandumunun hemen sonrasıydı. Yaklaşık o günlerde Tayyip Erdoğan’ın ölüm uçuşu başladı.
Darbeyi Kemal muskalılardan beklerken, ilk darbe teşebbüsü Şubat 2012’de kendi müttefiklerinden geldi. Mayıs-Haziran 2013’te, muhtemelen spontane olarak gelişen, ama hükümet cephesinde büyük paniğe yol açan ve hükümetin siyasi geleceğinin pamuk ipliğine bağlı olduğu inancını besleyen bir kalkışma yaşandı. Aralık 2013’te ve onu izleyen kasetler savaşında, normal olarak hiçbir demokratik hükümetin sağ kurtulamayacağı bir yaylım ateşi açıldı.
Aklı başında herkesin “bu oyun burada biter” dediği andı. Ben şahsen üç ay içinde düşeceğine dair kaç kişiyle bahse girdim. Ve kaybettim. Erdoğan pes etmedi. Futbol tarihinde eşine ender rastlanır bir rövaşata ile topu yüz seksen derece çevirdi; daha düne kadar kendisini ve ailesini yağlı kazığa oturtmayı düşleyenlerin kampına gitti ve onlara katıldı. Ergenekoncu generaller salıverildi. Hayatının projesi olan Kürt barışı terk edildi. Şehit ve vatan haini imalatına hız verildi, memleket sathı kan ve bayrakla donatıldı. Avrupa ile uzlaşmanın kilidi olan Kıbrıs barışı çıkmaz ayın son gününe ertelendi. Avrupa ve ardından Amerika düşman ilan edildi. En önemlisi, askeriyenin Fethullahçıları kökten tasfiye etme projesine yeşil ışık yakıldı. Karşılığında? Karşılığında Tayyip Erdoğan’ın iktidarını – ve muhtemelen yaşamını – sürdürmesine izin verildi.
Yapılan iş kepazeliktir. Ahlaki rezalettir. Siyasi bir intihar hamlesidir. Aynı zamanda siyasi deha eseridir. Nefesimiz kesilerek izliyoruz.
Yazının ilk bölümünde tarif ettiğimiz darbe bugün gerçekleşmiştir. Kadroları ve ideolojisi iktidardadır. Yıllardan beri tasarladığı kanlı tasfiye adım adım gerçekleşmiştir ve gerçekleştirilmektedir. Türkiye’nin uygar dünya ile ilişkileri, kuşaklar boyu bir daha düzelemeyecek şekilde tahrip edilmiştir. Kırk yıldan beri Türkiye’de uygarlığın ve Batılılığın sözcüsü konumunda olan herkes korkutulup kaçırılmış ya da zindana atılmıştır (ki bununla yetineceklerini de maalesef sanmıyorum). 2007-2008-2009’da darbe tehlikesine karşı halkı ve hükümeti uyaran fikir önderlerinin hepsi bugün müebbetle yargılanmaktadır. Devlet çetesinin ellerini bir nebze bağlayan tüm kurumsal ve hukuki bağlar çözülmüştür; sınırsız yağmanın ve katliamın kapıları ardına kadar açılmıştır.
Beklenmedik olan bir tek şey var: O darbenin hedefi ve kurbanı olması beklenen kişi, bugün darbenin lideri pozisyonundadır! Ve internetteki birtakım TC havhavlarının bannerlerini, Atatürk’le Tayyip Erdoğan (ve Osmanoğlu 2. Mehmed) yan yana süslemektedir.
Ufukta 1918
Bu gidişin sonu iyi görünmüyor. Tarihte benzer maceralara giren zorbaların hemen hepsi er veya geç savaşa sürüklenmişlerdir. Bunların da sonuçta o noktaya gelmesi kaçınılmazdır. Türkiye o savaşı kazanamaz. Hitler de kazanamazdı. Saddam da kazanamazdı. Enver de kazanamazdı. 1683’te can havliyle Viyana’ya saldıran Köprülüler rejimi de kazanamazdı. Yıkılmaya yüz tutunca Prusya’ya sataşan 3. Napolyon da kazanamazdı. Ülkeyi yönetemeyeceklerini anladıkları gün son ve canhıraş bir umutla savaşa girdiler. Kendileriyle beraber, ülkelerini yıkıma sürüklediler.
Maalesef ufukta yine aynı şeyler görünüyor. 
Devam�n� Oku

Cumhuriyet'in yayınlamadığı röp

Üç hafta önce Cumhuriyet gazetesinden bir arkadaşa verdim bu röportajı. Yayınlamayacaklarından emindim. Nitekim yayınlamadılar.
Cum - Firarınız çok konuşuldu... Firar etmeye nasıl karar verdiniz? Kaçış hikayenizi anlatır mısınız?
SN - Hapisteki ikinci yılımın sonlarına doğru, 2015’te firar ihtimali ağır basmaya başlamıştı. 21 Aralık 2015’te izinli çıktığımda İstanbul’da büyük bir doğum günü partisi verdim. Niyetim ertesi günü yürümekti. Olmadı. Kışın olmaz dedik, arkadaşlar “biraz daha dişini sık hükümet bu işi çözecek” diyerek avuttular, erteledik. Birkaç hafta sonra yukarıdan gelen bir emirle kapalı cezaevine gönderildim, 14 ay başımı zindandan dışarı çıkaramadım. Disiplin cezam bitip yeniden açığa geçince hiç tereddütsüz düğmeye bastım.
Kaçış hikâyemi anlatmayayım isterseniz. Absürt bir süreçti, ne kadar beceriksiz ve şapşal olduğum ortaya çıksın istemem.
Cum - Firari özgürlük günleriniz nasıl geçiyor? Neler yapıyorsunuz?
SN - Samos yani Sisam adasındayım. Burası şahane bir yer, sakin, huzurlu, medeni ve olağanüstü güzel. Etrafa bakıyorum, beşeri ve mimari tek bir tane çirkinlik göremiyorum. TC şartlarına alışık biri için müthiş bir lüks bu. Bir arkadaşımın ufacık köy evine yerleştim, bütün gün harıl harıl kitaplarıma çalışıyorum. Akşamları mahallenin tavernasında komşularla iki kadeh çipuro içiyorum. Dağ yürüyüşü yapıyorum, göbeğim çatlayıncaya kadar bisiklet sürüyorum. Ufak ufak projeler de şekillenmeye başladı. Baharda bir dilbilim konferansımız olacak, bir iki mimarla konuştum ufaktan restorasyon işlerine de girişeceğim yakında.
Cum - Türkiye’ye bir gün geri dönebilme umudunuz var mı?
SN - Gönül zevzektir, umar.
Cum - Türkiye’de bir kesim, ‘başımıza ne geldiyse yetmez ama evetçiler yüzünden geldi’ diyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
SN - İdrak ve ahlak yokluğu diyorum. Türkiye’nin başına gelen felaketin asıl yaratıcısı “vatan-millet-bayrak” kisvesine bürünmüş, aşırı güçlü, çağdışı bir diktatoryal yapıydı. Şimdiki rejim o yapıyı kırmaya çalıştı, başaramadı, yüzüne gözüne bulaştırdı, eskisinden beter bir kaosa yol açtı. Bu olguyu bahane edip eski düzen savunuculuğu yapmak ya da eski düzenin muhaliflerini hedef göstermek en hafif tabiriyle aymazlıktır. Bir sonraki zorbalık dalgasına kılıf hazırlıyorlar şimdiden.
Kaldı ki, “yetmez ama evet”çilerin siyasi ağırlığı neydi? Elli bin oyları var mıydı sizce 2010 referandumunda?
Cum - Türkiye’deki aklı başında olan herkesin ya kaçtığını ya da kaçmaya yol aradığını yazmıştınız, bunun sonu nereye varacak ?
SN - TC devleti Türk toplumunu yiyip bitiren bir kanserdir. Bugün gelinen noktada toplumu makul ölçüler içinde yönetebilme kabiliyetini kaybetmiş görünüyor. Yakın gelecekte toparlanabileceğini sanmıyorum. Ameliyat lazımdır. Mesele bir şahıs meselesi değil bence, çok daha derin ve büyük bir problemin o vesileyle yüze yansımasıdır. Devlet çürümüştür. Sanırım bundan yüz yıl önce olduğundan daha beter çürümüştür. Nasıl gene ayağa kaldırılabilir hiçbir fikrim yok. Kaldırılması iyi midir, ondan da emin değilim.
Cum - İnsan hakları aktivisti avukat Eren Keskin kesinleşen hapis cezalarına karşı kaçmayacağını söyledi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
SN - Üç buçuk yıl yatsın sonra gene sorarız. (Yok, bu tabii şaka. Umarım Eren Hanım bir gün bile o çirkin çukura düşmez, insan hakları mücadelesine her zamanki gibi özgürce devam eder. )
Cum - Nasıl bir Türkiye'ye dönmek isterdiniz?
SN - Atatürkistlerle İslamistlerin müzelerde sevimli bir tuhaflık olarak teşhir edildiği bir Türkiye'ye.

Devam�n� Oku

MHP ve BDP'den de randevu talep edeceğiz"

"MHP ve BDP'den de randevu talep edeceğiz"


CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Birgül Ayman Güler, terör sorununun çözümüne yönelik başlattıkları görüşmelere ilişkin, ''AKP'den sonra MHP ve BDP ile birlikte olmayı çok önemsiyoruz. Biz o beraberliği sağlamak için çalışmalarımıza devam edeceğiz. MHP ve BDP ile de randevu talebiyle görüşmelerimizi sürdüreceğiz'' dedi.

CHP Merkez Yönetim Kurulu (MYK) Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu başkanlığında toplandı.

Güler, toplantı sonrasında açıklamalarda bulundu ve gazetecilerin sorularını yanıtladı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın partisinin genişletilmiş il başkanları toplantısındaki konuşmasının ''Kılıçdaroğlu ve üslup'' konusundaki bölümlerini hatırlatan Güler, terör sorunun çözümüne yönelik görüşmeler sürecinde duyarlı yaklaşımlar sergilenmesi gerektiğini vurguladı.

Güler, şöyle konuştu:

''İktidarla muhalefet arasındaki ilişki öğüt alma öğüt verme ilişkisi değildir, çağdaş devletlerde iktidarla muhalefet arasındaki ilişki çağrı yapma, öneride bulunma ilişkisidir. Sayın Başbakan eski devletlerdeki uygulamaları, sultanlık, krallık uygulamalarını hatırlıyor olsa gerek. Anamuhalefet partisinin kendisine, süreci bir kazaya uğratmayalım herkes sorumlu olsun çağrısını, 'Sen bana öğüt veremezsin' diye geri çevirmekte. Oysa gerçekten güzel söz vardır, 'Dinime küfreden bari Müslüman olsa' diye.''

Başbakan Erdoğan'ın sözlerinden bazı örnekler veren Güler, şöyle devam etti:

''Başbakan, Genel Başkanımıza üslup dersi verecek konumda değildir. Genel Başkanımız Türkiye'nin ulusal birliğini, toprak bütünlüğünü 30-35 yıllık kana son vererek aydınlığa kavuşturmak için çaba gösteriyor. Tüm halkımız bu çabayı gördü, değerini biliyor. Sayın Başbakandan beklediğimiz şey, bu eksik tarih ve eksik çağdaş devlet felsefesine sahip olarak söylediği sözleri durup düşünmesi, üslup sorununu ortadan kaldırması. Biz başlattığımız görüşmeler sürecinden çok şey bekliyoruz. Bu süreci kesmemesi. Sorumlu bir siyasetçi, devlet adamı olarak davranması. Eğer böyle yapamayacaksa da Türkiye'nin kaderiyle oynamaktan vazgeçmesini istiyoruz.''

Güler, Erdoğan'ın sağduyudan uzaklaşması halinde bunun kendisi ve partisi için iyi olmayacağını da savundu.

-MHP ve BDP ile görüşme-
Açıklamalarının ardından gazetecilerin sorularını yanıtlayan Güler, ''Başbakan Erdoğan'ın bugünkü sözlerini süreçte bir çatlak olarak mı görüyorsunuz?'' sorusuna, ''Olmamasını diliyoruz'' yanıtını verdi.

Sürecin devamı için MHP'den randevu talep edilip edilmeyeceği de sorulan Güler, kendilerinin başından bu yana parlamentodaki tüm partilerin bir araya gelmesi şeklinde bir süreç hedeflediklerini bildirdi. Güler, ''Dolayısıyla AKP'den sonra MHP ve BDP ile birlikte olmayı çok önemsiyoruz. Biz o beraberliği sağlamak için çalışmalarımıza devam edeceğiz. Başbakan'ın bu süreci kullandığı üslupla kırdığını görüyoruz ama süreci izlemeyi sürdürüyoruz. MHP ve BDP ile de randevu talebiyle görüşmelerimizi sürdüreceğiz'' diye konuştu.

Güler, ''O zaman kesinlikle MHP, CHP'den randevu talep edecek. Bunu anlayabilir miyiz?'' sorusuna ise en başta ilan ettikleri hedefin MHP ve BDP ile de görüşmek olduğunu ve bu hedefin ortadan kalkmadığını söyledi.

Bir başka soruyu yanıtlarken de Güler, MHP ve BDP'den henüz randevu talep etmediklerini belirtti.

MHP ve BDP'den olumsuz yanıtlar gelmesi üzerine AK Parti ve CHP olarak çözüm önerilerini konuşup konuşamayacakları sorusu üzerine ise Güler, bunun bir toplumsal mutabakat olmayacağını ifade etti. Güler, Başbakan Erdoğan'ın MHP ve BDP'nin sürecin dışında kalmasına ilişkin sözlerini hatırlatan Güler, ''Demek ki Sayın Başbakan anayasa çalışmalarında da böyle bir zihniyete sahip. Öyle anlaşılıyor ki Sayın Başbakanın aklında toplumsal mutabakat öyle herkesin olduğu bir ortam değil. Kendi istediğini yapabildiği eksik katılımlı çalışmaları da kabul ettirebiliyorsa oluyor. Ama tanımı gereği bunun yanlış olduğu kanısındayız'' ifadesini kullandı.

AA
 
Devam�n� Oku