tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çıkan dört bölümün özeti


I.
Türkler Anadolu’ya göçmedi, Anadolu’yu fethetti. İkisi farklı şeylerdir. Farkı ne diye sorarsanız Güney Amerika’daki İspanyolları düşünün. Onlar da göçmedi, ya da göçtüyse yüzde beş, yüzde on göçtü. Yerli halk üzerinde egemenlik kurdular. Yönetici bir zümre olarak geldiler. Sömürdüler. 11. yahut 13. yy’da birtakım göçebe “Oğuzların” güruhlar halinde gelip yerli halkın bıraktığı boşluklara iliştiğini, köyler kasabalar kurduğunu zannedenin tarihten haberi yoktur.
Ya da 17. ve 18. yüzyılların iç göçünü geçmişe projekte etmektedir.
II.
Osmanlı devleti, 1453’ten ve hatta 1410’dan itibaren son derece rasyonel, acımasız bir sömürü düzeni kurdu. Kasabalar (ve belki bazı imtiyazlı köyler) İslam hukukunun çizdiği çerçevede nispeten özgürdü. Özel mülkiyet, miras, denetimli serbest ticaret normdu. Kırsal alan ise neredeyse tümüyle kamulaştırıldı. Yerliler serf statüsüne indirgendi. Raiyet/reaya sözcüğünü “serf” olarak çevirmek doğrudur. Tıpkı Fransa serfleri, Prusya Leibeigne’leri ve Rus smerd’leri gibi, reaya toprağa zimmetliydi. Davar ve değirmenle beraber, miri mülkün üretim unsurlarından biriydi. Karın tokluğu karşılığında devlete (ve onun yerel temsilcilerine) artı değer üretmekle mükellefti. Konuştuğu dilimsi şey ve takip ettiği birtakım ilkel töreler, devletin (Müslüman) temsilcileri nazarında mutlak kayıtsızlık konusuydu. Not etmeye bile değer bulmadıkları anlaşılıyor. Hoşgörü? Bir bakıma.
Anadolu ve Trakya’da kasabaların İslam-öncesi adları büyük ölçüde korundu. Miri arazideki yerleşimlere ise, sistemli olarak, devletin resmi dilinde kod adları verildi. Fırat’ın batısındaki kırsal yerleşimlerin büyük bir çoğunluğu bu dönemde adlandırılmıştır. Bu meyanda verilen Avşar, Beğdili, Kınık, Kayı gibi sembolik Oğuz adlarının, tıpkı Elmalı’lar, Kızılcaören’ler ve Hacıahmet’ler gibi, yerel halkın kimliğiyle herhangi bir ilgisinin bulunmadığı anlaşılıyor.
III.
Osmanlı sistemi 1580-90’larda çöktü. Önce Celali isyanları ve paşa kavgaları ile başlayan çöküş, Orta ve Doğu Türkiye ile Suriye’de güvenliğin tamamen ortadan kalkması ve büyük halk kitlelerinin yurtlarını terk ederek göçebe ve mülteci olması sonucunu doğurdu. Göçebe gruplar ekonomik yaşamın nispeten canlı kaldığı Batı illerine yönelerek, bu bölgelerin de kısa zamanda çapulcu ve eşkiya yatağına dönmesine yol açtı. Kamu gelirleri radikal bir şekilde azaldı. Miri arazi yağmalandı; tıpkı Sovyet ülkelerinde 1989 sonrası gibi, mafyalaşan kamu görevlilerine peşkeş çekildi. Bir kısmı daha sonra üçüncü şahıslara veya mülteci gruplarına satıldı veya kiralandı. “Mustafabey Çiftliği” ya da “Hekimbaşı köyü” cinsinden yer adları genellikle bu sürece tanıklık eder.
Anadolu’daki yerleşimlerin yaklaşık üçte birinin bu kaotik süreçte iskan edildiği ve adlandırıldığını sanıyorum. Bu yerlerin hemen hepsi “Türkmen” veya “Yörük” olma iddiasındadır. Kanımca karışık veya belirsiz kökenden gelen çok sayıda mültecinin, kaotik koşullarda bu kimliklerden fayda umduğunu söylemek daha doğru olur.
Belirtelim ki Fırat’ın doğusundaki Kürt yayılması da aynı kaos yüzyıllarının eseridir. Ağrı, Hınıs, Bulanık, Bingöl, Van gibi yerlerde verimli arazideki Ermeni köylerinin dış çeperindeki Kürt köylerinin hemen hepsi bu dönemde ortaya çıkmış görünüyor.  
IV.
Devlet açısından bir felaket olan bu göçlere karşı ekonomik ve idari bir tedbir olarak Osmanlı devleti 18. yy’ın ikinci yarısında Anadolu’ya Rum (ve belki daha az Ermeni) iskan etme politikası gütmüştür. Bizim Şirince dahil olmak üzere Anadolu’daki Rum köylerinin pek çoğu bu dönemde ortaya çıkar. Bu hadisenin gerek Rum gerek Osmanlı söylemindeki ideolojik yansımaları, üzerinde çok az durulmuş ilginç konulardandır. Bir neo-Bizans mümkün müydü? 3. Selim devrinde bu sorunun, Rum, Rus, Ermeni ve hatta Müslim pek çoklarınca sorulduğu anlaşılıyor.
19. yy’ın ikinci yarısında gelen Tatar, Çerkes, Gürcü ve Rumelili göçleri, Rum ve Ermeni kolonizasyonuna oranla hem demografik açıdan daha bereketli, hem ideolojik açıdan daha risksiz bir alternatif sağlamıştır. Bu dönemde Devlet eliyle kurulan sayısız Aziziye’ler, Hamidiye’ler ve Reşadiye’ler, üç yüz yıllık bir kaos ve anarşi aralığından sora Anadolu’nun Devlet öncülüğünde yeniden medenileştirilmesinin simgeleridir.
Devam�n� Oku

Mit başka tarih başka


1. Bir kere daha, tekrar, yeniden ve eksilmeyen bir dehşetle müşahede ediyoruz ki insanların kahir ekseriyeti mit ile tarihsel hakikat arasındaki ayrımı kavramaktan acizdir. Geçmişe ilişkin öykülere, gerçeği aydınlattığı, ya da eleştiri süzgecinden geçtiği, ya da objektif ikna ediciliğe sahip olduğu için değil, hoşa gittiği veya duygusal ihtiyaçları tatmin ettiği için inanırlar. Tarih anlatımının motoru bilgi arayışı değildir, arzudur. Tarihçi yaygın arzuları tatmin ettiği zaman baş üstünde tutulur; irrasyonel bir sevgiyle sevilir; hatta mürşit ve peygamber makamına yükseltilir. “Eleştiri süzgecinden geçirelim” dediği zaman anlaşılamaz bir şey yaptığına hükmedilir ve cahil kalabalıklarca lanetlenir.
2. Başlangıçlara geri gittiğimizde belki onlar haklıdır. Mythos ve história, özgün anlam itibariyle birbirinin hemen hemen eşi iki kavram. İkisi de “anlatı” demektir, akşam köy odasında toplanan cemaate atalarımızın şanlı menkıbelerini, dev aşklarını ve akla ziyan kahramanlıklarını anlatan ozanları akla getirir. Nitekim história ile muhtemelen eş kökenli olan Arapça esātīr, Yunanca mythos’un tam karşılığıdır. Farsçası dāstān, yani “öğreti”. Cemaatin tam üyesi olmak için öğrenilmesi şart olan öyküler. Pembe boyalı bir evde doğdu, Cebrail’e rast geldi, vb.
Historia’nın farkı eleştiri süzgecindedir. Tarihçi delil ister. Belge sorar. Tanıkları sorgular. Çelişkileri deşer. Siniksen diyebilirsin ki sonuçta onun da yaptığı bir tür mit anlatımı, ama daha rafine bir mit: kütüphaneler dolusu bilginin öğütücü dişlerinden geçmiş, zıt görüşlerin cenderesinde yontulmuş, avamın cehaletine karşı aşılanmış bir mit. İki bin beş yüz sene önce girişti insanlık o çabaya. İlki belki Miletli Hekataios’tur, ya da Bodrumlu Herodot. “Acaba doğru mu, ne malum” diye sordular, otorite sorgulamayı spor edinmiş, aşırı derecede tartışmacı bir toplumda. Kanıt göster! Yoksa neden inanayım?
3. Can sıkıcı bir sonuç çıkıyor bundan. Eleştirel tarihçilik belki bir elit imtiyazıdır. Kütüphaneler dolusu bilgiye erişimin yoksa nasıl eleştireceksin; zıt görüşlere – ve onlarla münazaranın yöntem ve araçlarına – vakıf değilsen neyi sorgulayacaksın? Belki o yüzden, eleştirel historia’nın ortaya çıkışıyla toplumsal sınıf ayrımlarının keskinleşmesi aynı dönemin mahsulüdür. Belki de avamın mitlerini sorgulayanlar aslında “kardeş, ben sizden değilim, level’ımız başka” mesajını vermektedir basitçe. Cahil halk tarafından durmadan “kibirli” olmakla suçlanmaları ondandır.
4. O halde müstahaklar, gitsinler Boğaza karşı viskilerini yudumlasınlar?
Demeyeceğiz. 2500 senedir sürdürüldüğüne, ve özellikle en başarılı toplumlarda her zaman daha yoğun olarak sürdürüldüğüne göre vardır onların da bir işlevi diyeceğiz.
Birinci işlev, avama değil ama toplumu yönetenlere yol göstermektir. Çünkü mit içeriyi aydınlatır; alışılmışı tekrarlar. Pilot koltuğundan ileriye ışık tutmaz.
İkinci işlev, toplumun sarıldığı mitlere bir kuşku ve esneklik payı katmaktır. O pay yoksa toplum kırılgandır; yeni koşullar ve yeni olgularla karşılaştığında ayak uydurmakta zorlanır, evrilemez.
Üçüncü işleve “işlev” diyebilir miyiz bilmiyorum. Başlı başına amaçtır. Hakikati sırf hakikat olduğu için aramayı varoluşun amacı – ve en büyük zevklerinden biri – saymayan bir toplumdan kime ne fayda gelir? Belediye otobüsündeki mütevazı insanlar o zevkten mahrum kaldı diyelim. Öyle bir ihtimalin varlığı dahi, onlar için olmasa çocukları için, umut ışığı değil midir?  
5. Mitin işlevi cemaat inşa etmektir: community formation. Aynı kahramanlara tezahürat eden, aynı aşklara ağlayan, aynı zalimlere lanet okuyan insanlar hısım ve kardeş olur. Tasada ve kıvançta ortak, vs.  Türkiye’de bugün esas problem mitlerin kontrolden çıkmış olması değil, birbiriyle hiçbir şekilde bağdaştırılamayacak üç, dört, beş, yarım düzine mitoloji sisteminin aynı anda toplumun değişik kesimlerini ele geçirmiş olmasıdır. Ortak mitlere sahip olmayan insanlar, bırak uzlaşmayı, birbirinin ne dediğini duyamazlar. Bir süre sonra birbirini boğazlamaları Allahın emri.
6. Neden böyle oldu? Evvela memleket kötü yönetildiği için böyle oldu. Yüz senedir empoze etmeye çalıştıkları mitler manzumesi yıpranıp tükendi. Bir yanda memleketin en parlak beyinleri, öbür yanda büyük avam kitlesi, dindarlar, devletin sopasından başka şeyini tanımayanlar “pembe boyalı ev” hikayesinden sıkıldılar.
Daha önemlisi, eleştirel düşünceye yaşam hakkı tanınmadığı için oldu. Eleştiri geleneği ve alışkanlığı toplumda yoksa, eskimiş mitlerini nasıl tazeleyeceksin? Herkese iyi gelecek yeni anlatıları nereden bulacaksın? Dayak yedikçe içine kapanıp daha beter bayrak sallamaktan başka çaren yok.

*
Şu yazıya da bir göz atın isterseniz, konu ilgili. http://nisanyan1.blogspot.com/2017/02/kara-delik-avclar.html
Devam�n� Oku

Ermeni tarihçileri


Ortaçağda Ermeniler çok yazı yazmış diye dün belirttim. O yazıların önemli bir bölümünü vakanüvisler, yani yıl be yıl siyasi olayları kayda geçiren eski zaman tarihçileri oluşturur. İngilizcesi chronicler.
Aşağıda Ermeni vakanüvislerinin en tanınmışlarından bir kısmının listesini çıkardım. Sizin işinize yarar mı bilmem; benim işime yarayacağı kesin. Hemen hepsini çeşitli vesilelerle okudum da, kafamda bir sıraya koymayı denememiştim.
Rakamlar yaklaşık olarak vekayinamenin kapsadığı tarihler. Parantez içinde > ile gösterilen sayı, eser o tarihten sonra yazılmış olmalı demek. İsmin yanına parantez içinde yer adı belirtilmişse, vekayiname sadece o diyarın tarihine dair – Taron yani Muş, Vaspurakan yani Van, Ağuan yani şimdiki Azerbaycan’ın Gence tarafı.
İlk baştaki dört metin hayli problemli eserler. Agathangelos ve belki Pavstos Yunancadan çeviri olabilir; Zenob çok sonradan yazılmış veya aktarılmış bir metin; Khorenatsi güvenilir bir kaynak değil. Sonrakiler, zaman geçtikçe kalite ve güvenilirlik kazanmış.   
Hemen hepsinin İngilizce çevirileri şu adreste var: http://www.attalus.org/armenian/index.html . Tovma’nın Vaspurakan tarihi (copyright meselelerinden dolayı olmalı) yazık ki yok. Oysa Van-Hakkari bölgesel tarihi açısından hazine değerinde bir eserdir.
Agathangelos                                        250-330 (>450)
Zenob Glak                                             300-330 (>450)
Pavstos Buzant                                      319-384 (>450)
Movses Khorenatsi                               ...-428 (>450)
Ğazar Parpetsi                                       387-485
Sebeos                                                    572-660
Yovhan Mamikonian (Taron)              600-680 (>900)
Ğevond                                                   632-788
Tovma Artsruni (Vaspurakan)             851-904
Hovhannes Episkopos                          850-924
Ukhtanes                                                850-985
Movses Daskhurantsi (Ağuan)            ...-988
Stepanos Asoğik                                   888-1004
Aristakes Lastiverttsi                            1000-1072
Matteos Urhayetsi                               1000-1136
Mkhitar Goş (Ağuan)                            1130-1162
Kirakos Gandzaketsi                             1190-1241
Smbat Sparapet (Kilikya)                     951-1262
Antik Yunan ve Latin yazarlarından Armenia hakkında kapsamlı bilgi verenlerden birkaçını aşağıda saydım. Hepsinin modern dillere çevirileri internetten bulunabilir.
Herodotos (MÖ 5. yy), Ksenofon (MÖ 4.) Polybius (MÖ 2.), Strabon, Eski Plinius, Plutarkhos, Tacitus (MS 1.), Josephus, Appianus, Cassius Dio (2.), Ammianus Marcellinus (4.), Sozomen (5. yy), Prokopios (6. yy), Theophylaktos Simokatta (7.)...
Devam�n� Oku

Kürt adının tarihi


Kürtlerin siyasi bir varlık olarak tarih sahnesine çıkışı, benim bildiğim, 10. yy’dır. “Kürt bir çoban” olarak tanımlanan Bad (yahut Badh) b. Dostak 983 yılında Miyyafarkin’de (şimdiki Silvan) yönetimi ele geçirir. Onunla başlayan Mervani sülalesi, Türklerin gelişinden önceki kaotik yüzyılda batıda Urfa’dan doğuda Bitlis ve Cizire’ye uzanan alanda egemenlik iddia eder. Başlıca bilgi kaynaklarımız 11. yy’ın ikinci çeyreğinde yazan Süryani tarihçi Nusaybinli İlyas (Elias d-Nisibin) ve 13. yy başlarında yazan Cezireli Arap tarihçi İbnü’l-Asīr’dir. Silvan’daki tarihi Mala Badi köprüsü Bad’ın adını taşır. Yanılmıyorsam Silvan yöresinde halen etkili olan Badikan aşireti kökünü Bad’a dayandırır.
Bu beyliğe hangi anlamda “Kürt” adı vereceğiz, yeterli bilgim yok. Belki “Kürtlerin egemenliği altında bir Arap/İslam beyliği” demek daha doğrudur, nitekim aynı yörede daha sonra kurulan Artuklu devletlerine de “Türklerin egemenliği altında Arap/İslam beyliği” demeyi tercih ederim. Yazı dili Arapçadır. İbn Wahşiyya’nın “kadim Kürt alfabesine” dair aktardıklarını fantezi olarak görmek daha doğru olur. Mamafih 1136 yılı civarında yazan Ermeni tarihçi Urfalı Mateos’un aktardığı eğer doğruysa, 1032 tarihli (Rumca?) yazışmada Mervani egemenliğinin adı Krtasdan(Kurdistan) adıyla anılmaktaydı (ed. Bedrosian §22).

Demek ki "Kürdistan"ın  bu topraklarda "Türkiye'den" en az kırk sene daha eski olduğuna hükmedeceğiz.
*
Düne kadar bildiğim buydu. Ancak dün, gayb aleminden bana sık sık yazan alim bir dostumun himmetiyle bilgimin çerçevesi bir hayli genişledi. Aktarayım.
Yunanca Kύρτιοιkavim adı en erken Polybios’un MÖ 146 tarihli Historia’sında geçiyor. Buna göre Media valisi Molon MÖ 220 yılında Nusaybin yakınında 3. Antiokhos’un ordusuyla çatıştığında en çok Kύρτιοι sapancılarına (σφενδονητῶν Κυρτίων) güvenmekteydi (Perseus §5.52).
Milattan hemen sonra yazan Amasyalı coğrafyacı Strabon bu bilgi kırıntısını detaylandırır (Perseus §11.13.3). Amasyalıya göre Media ülkesinin kuzeyi soğuk ve dağlık bir ülkedir. Burada Zagros dağı ile Niphates dağı (Güneydoğu Toroslar? Bitlis/Siirt dağları?) arasındaki bölgede “göçebe ve haydut” olan Kadus’lar, Amard’lar, Tapyr’ler, Kύρτιοι ve buna benzer diğer halklar yaşar. Pers ülkesindeki Kύρτιοι ile Armenia ülkesinde halen Mardoi adı verilen Amard’lar aynı şekildir (τῆς αὐτῆς εἰσὶν ἰδέας).
Kύρτι sözcüğünde ilk ünlüyü sanırım eski Attik telaffuza göre /ü/ diye okumak lazım, yani Kürti. Latin alfabesine genellikle y ile Cyrtii diye aktarılır.
Mard’lara değinmesi ilginç. MS 4. yy’da Ermenistan Tarihi yazan Bizanslı Faustus’a göre (Pavstos Büzantatsi) “Mard-başı” yahut “Mard-beyi” (mardpet) unvanını taşıyan zat Ermeni askeri aristokrasisinin önemli bir üyesiydi. Memleketi, anlaşıldığı kadarıyla, bugünkü Van’ın Saray ve Özalp ilçeleri olmalı. Kürti’lerle Mard’ların “aynı şekil” olması ne demek, bir fikrim yok. Strabon sanki “Ermeni siyasi sitemine dahil olanlara Mard, Pers diyarında olanlara Kürti denir” gibi bir şey kastetmiş, ama emin olamadım.
Kadus’lar (Καδούσοι) ve Tapür’ler hakkında bilgimiz yok. İlki acaba Hakkari kasabası yakınında kadim bir siyasi ve dini merkez olan Kudşanis (Kaduşan-?, şimdiki adı Konaklı) ile alakalı olabilir mi?
İran’da Sasaniler devrine ait Kārnāmag-i Artaxşīr-i Pābakān adlı Pehlevice menkıbede (muhtemelen 6. yy. ikinci yarısı) Kurdān kavmi birkaç kez zikredilmiş. MacKenzie'nin transkripsiyonundan bir örnek:
ud sāsān šubān ī pābag būd ud hamwār abāg gōspandān būd ud az tōhmag ī dārā ī dārāyān būd ud andar dušxwadāyīh ī alaksandar *niyāgān ō wirēg ud nihān-rawišnīh ēstād ud abāg kurdān šubānān raft.[1]
Tercümesi: “During the evil reign of Alexander, the descendants of Dârâb privately lived in distant lands, wandering with Kurdish shepherds.”
Bütün bunlardan benim çıkardığım sonuç, bölgede İrani diller konuşan (veya konuşmayan) çeşitli kavimler vardı, bunlardan biri olan “Kürt”ler 10. yy’da Arap imparatorluğunun dağılma ve İslam ümmetinin etnik birimlere ayrışma sürecinde bölgesel bir egemenlik kurdular, alanlarını batıda Urfa’ya kadar genişlettiler.
*
Daha eskisi hakkında bir şey biliyor muyuz?
MÖ 401 yılında ordusuyla beraber buralardan geçen Atinalı Ksenofon, Cizre’nin kuzeyinde, Dicle ırmağının solundaki dağlık ülkede yaşayan Kardukh (Καρδούχοι) kavminden söz eder. Bunlar Pers kralına tabi değildir ve savaşta (sapanla?) taş atarlar. Ksenofon’dan dört yüz yıl sonra Strabon (§16.1.24) eskilerin Kardukh adını verdiği kavmin şimdi Gordü/Gordi (Γορδυαί) olarak adlandırıldığını belirtir. Gordyenê(Gordi-istan) diyarında Pinaka, Satalkave Sareisa kentleri vardır; üç hisarı olan ilki, üç kent gibidir. Bu üç yerin en az ikisini teşhis edebiliyoruz. Pinaka halen yerel dilde Finik adı verilen Şırnak-Güçlükonak ilçesine bağlı Damlarca (Finikê rewî) ve Eskiyapı (Finikê gelî) köyleridir. Satalka Cudi Dağının batı ucunda, Türk güvenlik güçleri tarafından boşaltılıp yerle bir edilmiş olan eski Şax, resmi dilde Çağlayan köyüdür. Sareisa ise, kesin olmamakla birlikte, Şırnak (eski adı Sirunak/Şirunak) kasabası olabilir. Asur kayıtlarında kral I Tiglath-Pileser’in MÖ 1100 civarında kazandığı zaferle anılan Şarişa/Şerişa mevkii burası olsa gerekir.
MS 2. yy başında Plutarkhos (Lucullus §21 vd.), 4. yy’da Antakyalı Ammianus Marcellinus (Rer. G. §15.2, §18.6) Gordyenê/Gorduenê ülkesi hakkında bilgi verirler. Ülke Roma ile İran arasında birkaç kez el değiştirmiş, fakat ikisine da tam boyun eğmemiştir. Armenia ülkesinin bir cüzüdür, fakat kendi kralları/beyleri vardır. Ermeni kralı Tigranes’in yeni kurduğu Tigranocerta (Dikranakert) kenti bu ülke sınırları içinde veya yakınındadır (belki Batman yakınında, Garzan nehrine adını veren eski Erzen kenti?). Ermeni illerinden Albak (halen Başkale’ye bağlı Albayrak) Gordyenê vilayetine dahildir. Demek ki merkezi Şırnak-Cizre olan, belki farklı dönemlerde Batman’dan Hakkari ve Başkale’ye, hatta belki İran’da Salmas’a kadar egemenlik sahası kuran bir oluşumdan söz ediyoruz.
Kardukh’taki ukh eki, Ermenice çoğul takısı olan +k’ olabilir. Yani “Kardu” diye bir ulus varsa Ermenice bunlara topluca Karduk’ denir, sondaki k /kh/ gibi telaffuz edilir. Ksenofon’un Kardukh’ları ile Roma döneminin Gordi/Kordi’leri, yukarıda gördüğümüz Kyrti/Kürti’lerle aynı mıdır? Büyük ihtimalle öyle olmalı, ama kesin konuşmak zor. Modern milliyetçilik öncesi çağda aynı kavmin farklı kolları, birbirinden az çok ayrışan adlarla ayrı kimlikler oluşturabilir,[2] kavmin kendine verdiği adla yabancıların verdiği ad ayrı olabilir, hatta yabancılar komşu kavmi bilerek ya da bilmeden yanlış adlandırabilir.[3]
Ermenice kaynaklarda geniş anlamda Gordyenê ülkesinin adı Korçayk’ Կորճայքolarak geçer. 7. yy’a ait Ermenice Aşkharhatsuyts Աշխարհացոյց adlı coğrafya rehberi bu diyarın ilçelerini sayarken, Pinik Փինիկ kalesinin bulunduğu merkez ilçeye Korduk’ veya Kordik’ Կորդուք,Կորդիք adını verir. Mamafih bu bilgiye çok da  güvenmeye gelmez, çünkü Aşkharhatsuyts Yunancadan çeviridir ve yer adlarını antik edebi kaynaklara göre “düzeltmiş” olması muhtemeldir. Diğer tüm kaynaklarda Finik-Şırnak yöresinin Ermenice adı Tmorik’ Տմորիք olarak gösterilir. 11. yy'dan eski Ermenice metinlerde başka yerde bildiğim kadarıyla Kurd, Kardu, Gordu, Gordi vb. adına rastlanmaz.
Halen Türkiye’de eski adı Gercanis veya Gercigan/Kerçikan olarak telaffuz edilen üç yer var. Biri Erzincan’ın Refahiye ilçesi, biri Tatvan’ın eskiden ayrı bir ilçe olan Reşadiye bucağı, üçüncüsü Müküs/Bahçesaray’da bir köy. Üçünün de Ermenice aslı Garcıgank, akkuzatif Garcıganıs, eski dilde Karçgank’ Կարճկանք. “Korçayk’lılar”demek.
Yani “Kürt” mü demek? “Kürt” ne demek? Düşünmeli.  



[1] http://titus.fkidg1.uni-frankfurt.de– text database – Middle Persian (Pahlavi). Metinde iki kelimeyi Türkçeden, en az dört beş kelimeyi Osmanlıca bilginizden çıkarabilmeniz lazım.
[2] Kurmanci ve Kırmançki iki ayrı topluluk ve iki ayrı dildir. Muhtemelen ortak kökten gelen fakat ayrı dil konuşan Rize Hemşinlilerle Hopa Hemşinliler birbirlerini asla “aynı kavim” saymaz.  Etiyopya’da Tigré ile Tigrinya aynı şey mi diye sorunca yarım saat süren bir açıklama dinlersiniz, gene bir şey anlamazsınız.
[3]Ermeniler için Türkler Dacik (Tacik)’tir. Türkler Trabzonlulara Laz adını verir.  Ermenice konuşan Poşa’lara kendileri Lom, Türkler Çingene adını verir. İki bin sene sonra bu bilgilerden sonuç çıkarmaya çalışın isterseniz.
Devam�n� Oku

Ebced hesabı Ebced’in kullanıldığı yerler

Ebced hesabı, Ebced rakamlarını yani alfabetik bir sayı sistemini kullanarak, kelimelerin sayısal değerini hesaplamaktır. Arap alfabesinin eski sıralanışından (elif, ba, cim, dal) ilk dört harfinin okunuşlarıyla (E-B-Ce-D) türetilmiş bir sözcüktür. Arap alfabesiyle yazılan bir yazıdaki harflerin sayısal değerlerinden (cifr) tarih bilgisi gibi gizlenmiş bilgileri çıkarmaya yönelik çalışma yapanlar da olmuştur. Hâdiselerin vukuu zamanının tesbiti için harflere yüklenilen rakamsal değere denilir. Diğer bir tarif ile bir hadiseyi tarihlendirme için kullanılan ve rakamları harften ibaret olan bir hesaptır. Buna "cümlelerin hesabı" denilir. Arap ebcedinin İberî ve Aramî alfabesinden alındığına şüphe yoktur. Ebced hesabını akılda tutmak için bir anlamı olmayan ve Arap alfabesindeki harflerin eski dizilişini hatırlatıcı olarak kullanılan kelimelerden bir cümle oluşturulmuştur: bu 'ebced', 'havvez', 'huttî, 'kelemen', 'sa'fes', 'karaşet', 'sehhaz', 'dazıg' cümlesidir. Araplar, diğer Sami lisanları bilmedikleri ve Araplıklarıyla övündükleri için ebcedle ilgili söylenen bu sekiz kelimenin menşei hakkında uydurma yorumlara giriştiler. Mesela bu kelimelerden altısının Medyen hükümdarlarından altı kişinin adı yahut altı şeytanın veyahut haftanın günlerinin ismi olduğunu söylerler. Arap nahivcilerinden "Müberred" ve "Seyrafi" gibi âlimler, bu yorumlarım hurâfe olduğunu, ebcedi oluşturan kelimelerin ecnebi olduğunu söylemişlerdir. Sonraları bu kelimeler muska, vefk gibi şeylerde kullanılmış ve her birine rakamsal bir değer verilmiştir. Yahudilerin Uhud-ı Kadîm tefsirinde bu harfleri bu şekilde kullandıkları görülmektedir. Bazı yazarlar kitaplarının içindekiler bölümünde veya akrostiş gibi şiir içine tarihleri gizlemek gibi denemeler yapmışlardır. Ebced, cifr (şifrecilik), gizemcilik genellikle din bilginleri tarafından bazı Kur’an ayetlerine aykırı bulunarak reddedilir ve sapkınlık olarak görülür.

Ebced’in kullanıldığı yerler

Kullanıldığı yerler kısaca şöyle sıralanabilir:
Günlük ihtiyaçlarda
Özel notlar ve ticarî ilişkilerde kullanılmıştır.
Meselâ: 100 akçe alacağı olan birisi alacaklı olduğu kişiye bir kâğıt üzerinde bir kaf harfi yazıp gönderince hem alacağını istemiş, hem de konuyu aracıdan saklamış oluyordu.
Sembolizmde
İki veya daha fazla kelimenin sayı değerlerinin aynı olmasından istifadeyle birini söylemekle diğeri kastedilmiş kabul edilerek halk arasında kullanılagelmiştir. Meselâ: “Muhammed” kelimesi 92′dir. “Aman’ kelimesi de 92′dir. “Mevlevî” kelimesi de 92′ ettiğinden bu kavramlar arasında bir alaka kurulmuştur.
En meşhurlarından biri şudur: Aman lafzı senin ism-i şerîfinle müsavidir Anınçin aşıkın zikri amandır ya Resulullah Keza bu konuda ilim = amel = sa’y kelimelerinin sayı değeri 140′dır. Hem sayı değeri itibariyle hem de anlamca aralarında bir irtibat vardır. Hilâl, lâle ve ALLAH lafzı da sayı değeri bakımından 66 etmektedir. Bu husustan dolayı kültürümüzde hilâl ve lâleye daha özel bir yer verilmiştir.

Çocuğa isim verilirken
Doğum tarihinin bir kelime veya bir, iki isimle belirlenmesidir. Hangi isimler çocuğun doğduğu seneyi ebced hesabıyla verirse, o isimlerden biri çocuğa verilmiştir. Meselâ: H. 1311′de doğan çocuğa “Mahmud Bahtiyar”, “Süleyman Hurşid”, “Yusuf Mazhari’, “Ömer
Rıza” ve “Recep Servet” gibi isimlerden biri verilebilir. Çünkü bunların her biri 1311 etmektedir.
Kitap ve Makalelerde
Eskiden kitapların önsöz, giriş, takdim sayfaları ile numara almayan sayfalar hep ebced alfabesine göre numaralandırılmıştır. Kitapların ay ve sene kayıtları, yazı bölümleri ve madde başlıkları hep ebced düzenine göre tanzim edilmiştir.
Resmi devlet kayıtlarında: Devlet arşivlerinde yer alan birçok resmî belgeler, tutanaklar, fezleke ve mazbatalar, tarihler başta olmak üzere vak’anüvist kayıtları, vakıf kayıtları ile sayım ve döküm hesapları bu hesaba göre tanzim edilmiştir.
İlimlerde
Fizik, matematik, geometri ve astronomide Sa’fas” kelimesinin harfleri sıkça kullanılmıştır. Astronomide büyük rakamlar “ğayn” harfinin birkaç tekrarı ile ifade edilmiştir.
Ebced hesabı, musikide de kullanılmıştır. Buna göre sesler ve perdeleri ebced alfabe düzeninden istifade edilerek oluşturulan bir “ebced notası” ile belirlenmiştir.
Bu hesabın en çok kullanıldığı yerlerden biri hiç şüphesiz mimarlıktır. Özellikle Mimar Sinan’ın eserlerinde, boyutların modüler düzeninde çok sık kullanılmıştır. Birkaç örnek: Süleymaniye’de zeminden kubbe üzengi seviyesi 45, kubbe alemi 66 arşın yüksekliktedir. Ebced’e göre “Âdem’ 45, “ALLAH” lafzı da 66 etmektedir. Yine Selimiye’de de kubbeyi taşıyan 8 ayağın merkezlerinden geçen dairenin çapı 45 arşındır. Kubbe kenarı zeminden 45, minare alemi buradan itibaren 66 arşındır. Süleymaniye ve Selimiye’nin görünen silüetleri 92 arşındır ki, bu da “Muhammed” kelimesinin ebced karşılığıdır.
Cifr (şifrecilik) ve Vefk ilimlerinde
Ebced hesabı ayrıca cifr, vefk gibi ilimlerde, astrolojide, define aramada da kullanılmıştır.
Tasavvuf ve Din ilimlerinde
Ebced hesabının tasavvuf ve din ilimlerinde kullanıldığına şahit olmaktayız. Özellikle “Kelime-i Tevhid” veya “Esmâ-i Hüsna”dan bir ismin kaç kere zikir edileceği ebced tablosuna göre tayin edilir. Kur’an tefsirlerinde ve hatta Kadir gecesinin tayininde de ebcedin kullanıldığını bilmekteyiz.
Tarih düşürmede
Ebced hesabının en fazla kullanıldığı yer hiç şüphesiz tarih düşürmedir.
Bunun için o olayın tarihini verecek ustalıklı bir kelime veya mısra söylenir ki, hesaplandığında o olayın tarihi ortaya çıkar. “Tarih düşürme sanatı” adı verilen bu sanat divan edebiyatı boyunca kullanılmış ve kitabelerde yer almıştır.
Eski ve gelecek olayların tarihlerini bulmada
Kur'an ve hadislerden yapılan çıkarımlarla geçmiş ve gelecek olaylara ait tahminler yapılmıştır. İstanbulun Fethinin “beldetun tayyibetun…” cümlesinden, kıyametin tarihinin bir hadis metninden çıkartılması gibi.
 Ebced hesabı, Ebced rakamları, Ebced’in kullanıldığı yerler, ebced nedir?, ebced, sayısal veriler, sayısal, sanat, tarih
Devam�n� Oku